.: Site varsayılanı

Bireysel özgürlüğün katilleri; Kollektivizm, Örgütçülük ve Örgütsel Cemaatçilik

Geçtiğimiz günlerde Suruç’ta gerçekleşen canlı bomba eylemiyle sarsıldık. Ocaklara ateş düştü. Gencecik fidanlar hayatlarını vahşice kaybetti. Bu eylemi kanlı illegal örgütlerden birisi gerçekleştirdi. Hangisi olduğu fark etmez. Örgüt demek “kolektivizm” demektir. Kolektivizm ise baskı, şantaj, tecavüz, infaz ve cinayet demektir.

Yıllar önce ünlü liberal düşünür Friedrich A. von Hayek, Kölelik Yolu adlı, kendi döneminde adeta bir entelektüel bomba işlevini gören kitabını yazıp yayınlamıştı. Kitap bireyin iradesini ve özgürlüğünü baskı altına alan kollektivizmin sert bir eleştirisini içeriyordu. Kolektivizm bireyin özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde, kollektif, yani ortak iradeye bireyin iradesinin tamamen teslimi ve bireyin bütün becerilerinin sözde müşterek olanın hizmetine sunulması anlamına gelir. Bu sözde müşterek çıkarı da her ne hikmetse kerameti kendinden menkul egemen otoriteryen iktidar, totaliter devlet, komünist yahut faşist bir parti, siyasi bir örgüt lideri veyahut bir cemaatin lideri belirler. Kollektivizm aynı zamanda merkezi bir iktisadi planlamaya dayanarak, şahsi teşebbüsün gelişmediği yahut baskı altına alındığı şartlarda da ortaya çıkar.

Kollektivizmin ne kadar tehlikeli bir yapı olduğunu, yaşanmış hikayelerde de görebilir ve test edebiliriz. İngiliz tarihçi Orlando Figes’in kaleme aldığı “Karanlıkta Fısıldaşanlar” adlı kitabın her bir hikayesinde kollektivizmin acı sonuçlarını öğrenir, Rusya’da komünizmin aileleri nasıl parçaladığını ve yok ettiğini, insanlar önceden yakın dost ve arkadaş iken onları nasıl devlet için çalışan ajanlara dönüştürdüğünü, kadınların hiçbir tacize ve tecavüze ses çıkaramadıklarını, erkeklerin ise ülkenin sözde geleceği adına köle gibi çalıştırıldıklarını, gerektiğinde de kurşuna dizildiklerini öğreniriz.

Benzer şekilde “Yoldaşını Öldürmek” adlı kitabın yazarı Aytekin Yılmaz’ın hapishanede geçen hikayelerinden kollektivizmin devletin sözde kontrolünde olan bir hapishanede dahi nasıl facialara yol açabileceğini öğreniriz. Yılmaz, PKK Örgütü’nün hapishaneler içinde yarattığı hapishanelerden bahsederken canımızı acıtan sözler söylüyor. “Köleler ve mahpuslar maskeli yaşarmış” diyen Yılmaz, kitabında özgürlük mücadelesi veren bir örgütün liderinin sultası altında köleler yarattığını, parti adına bir çok masum insanın, yahut işkenceye dayanamayan itirafçıların örgüt elemanları tarafından idama mahkum edildiğini, pek çok insanın da parti içi işkencelere maruz kaldığını anlatır. Partiye ve devrime en fazla inananlar masumları öldüren silahın tetiğini çekmiştir. “Seni halk adına ölüme mahkûm ediyorum” en çok kullanılan slogandır. Sahi bu bir kitabın da adı değil midir? Örgüt üyelerinin partiye inançlarını güçlendirmek için kullanılan bir propaganda kitabının adı.

Kollektivizm iyilik kötülük tanımaz çoğu zaman. Bundandır Yılmaz’ın “on iki Eylül’de Diyarbakır hapishanesinde mağdur olanlar doksanlı yıllarda Bayrampaşa hapishanesinde zalim oldular” ya da “tanıdığım bütün romantik devrimciler, bir zalimden kurtulayım derken, başka bir zalim iktidarın kurbanı oldular” deyişi. “Yoksa devrimciler zamanla karşıt oldukları devlete mi benzemişlerdi?” diye haklı olarak soruyor Yılmaz. Mazlumken zalim olmak bireysel vicdanı ve ahlaki değerleri bir an için bir tarafa bırakırsak kollektivist yapıların yarattığı korku imparatorluğundan kaynaklanır ki her şey örgütün, yahut örgütün liderinin bekası için yapılır. Bireyi hiçleştirip, merkezi otoriteye tabi kılan bu yapı, yakınlarda gördüğümüz gibi kimi zaman bir kaç hâkim ve savcının bütün hayatlarını adadıkları kariyerlerini silmelerine ve suç işlemelerine dahi neden olabilir.

Hapishanedeki televizyon kanalını değiştirmenin bile bir örgüt sorumlusuna bağlı olduğu bir ortamda örgütün tepkisini çekmemek için kanalı değiştirmeye kimsenin cesaret bile edemediğinden söz eden Yılmaz, kollektivizmin tehlikelerine dikkat çekiyor ve bireysel özgürlüğünü yalnızca hapishanede çokça kitap okuyarak hissetmeye çalıştığını ifade ediyor. Kadınların genelde her ne kadar daha barışçıl olduğu söylense de on yedi yaşındaki liseli bir genç kıza kadın örgüt üyelerinin yaptıkları işkenceler ve infaz insanın kanını donduracak ölçüde ve Yılmaz’ın kitabı okurken ağlamamak için kendinizi zor tutabilirsiniz.

Bugün bir takım cemaatler de bu türden bir kollektivist yapıya dönüşme tehlikesi içinde olabilir. Nitekim elimizden kayıp giden bir dünya var ve bu akışkanlıkta kimi cemaat yapılarının tabanını tutmak adına hızla kolektivist bir yapıya evrilebilmesi muhtemel. Açıkçası cemaatsiz bir toplum düşünülemez. Cemaatsiz bir toplum mümkün de değildir. Dini cemaatler olmasa seküler cemaatler olacaktır. Ulus kavramının kendisi de bir cemaati sembolize eder. Cemaatler çoğulluğu merkezi bir iktidarın mutlaklaşmasının panzehiridir. Insanların cemaate ait olma ihtiyaçları yok sayılamaz, engellenemez. Bununla birlikte bir yapının cemaat mi yoksa kollektivist bir örgüt mü olduğu kimi zaman bir muamma teşkil edebilir. Bu yalnızca o cemaatin üyelerinin anlayabilecekleri birşey de olabilir. Bu yöndeki bir tespit için yalnızca birkaç şey söyleyebiliriz. Bir cemaate giriş ve çıkışlar, yani cemaat üyelerinin cemaate giriş ve çıkışları hür iradelerine dayanıyor ve bu irade kendileri tarafından istendiği anda kullanılabiliyorsa, kişiler cemaatlerinde ilgili şikâyetlerini ilgili yerlere özgürce bildirebiliyor ve bu süreçte herhangi bir tehdit ya da şantaja uğramıyorlarsa, bu konuda baskı altına alınamıyorlarsa bu yapının kollektivist bir yapı olmayabileceği hükmüne varabiliriz. Bununla birlikte hür irade yeteri kadar açıklayıcı olmamaktadır ki, kimi cemaat yahut örgüt yapılarında bireyler gönüllü olarak inandıkları şey uğruna hayatlarından dahi vazgeçebilmektedirler. Bu süreçte sahte Mesihçilik hareketinden, ideolojik angajmanlara ve beyin yıkama tekniklerine kadar pek çok varsayımdan söz edilebilir. Bugün DAEŞ gibi örgütler bu tekniklerle binlerce insanı bünyesine katarak iğrenç eylemlerde kullanmaktadır. Bununla birlikte örgüt meselesi modern toplumun yarattığı ruhani boşluktan bağımsız ele alınamaz. O da başka bir yazının konusu olabilir ancak…

24.07.2015, Yeni Söz