.: Can Beysanoğlu

Bireysel Gelişme, Toplumsal Yarar ve Vergilendirme

AKP gelir vergisinin en üst dilimini (yıllık geliri 1 milyondan fazla olanlar) yüzde 35’ten 40’a çıkaran bir tasarı üzerine çalışıyormuş.

Artan oranlı vergi alınmasına karşıyım. Daha fazla kazananların topluma daha fazla borçlu olduğu düşüncesi saçmadır. Yahut yüksek gelir sahibinin, hak edilmemiş bir imtiyazın tazminatı bâbında daha fazla vergilendirilmesi de saçma… Tersinden düşünelim: Ülkeye daha fazla katma değer kattığı için daha çok kazanan bir insan cezalandırılmayı mı hak eder, ödüllendirilmeyi mi?

Piyasada aktörler daimi bir keşif süreci içinde yeni yatırım alanları, yeni kazanç kapıları arar. Bu, dengeyi meşru şekilde bozmaktır; işleyen bir piyasa dengeye doğru ilerlemez, denge sürekli bozulur ve bu anlarda yaptığı faaliyetle dengeyi bozan aktörler bunun semeresini de alırlar, tâ ki o alanda yeni rakipler belirene ve geçici bir denge kurulana kadar… Ardından denge yine bozulur ve bu böyle sürer gider.

Artan oranlı vergiler bu keşfe girişen, risk alan aktörleri kurban hâline getirir. Piyasa mantığınca tutan bir riskin sonucunda ödül beklenirken, sırtına cefa yüklenir; riske girmeyenler hak ettiğinden fazlasını kazanmış olur.

Eğer sürekli bozulan denge ve değişen üretim ilişkileri neticesinde, kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânı bulamayacak ölçüde “safralaşan” insanların sayısı artıyorsa, bunların yeniden topluma kazanılması arzuya şayandır. Bu aşamada üç soru gündeme gelir:

(1) Piyasa kendi bünyesinde bunu düzeltemez mi? Uzun vadede düzeltebilir, fakat kısa ve orta vadede dengesizlikler piyasayı ve açık toplumu yıkıcı dinamikleri de güçlendirebilir.

(2) Faydacı açıdan, deontolojik gerekçelere dayanmadan, her bireyin kendini gerçekleştirmesinin toplumun azamî yararına olduğu nasıl savunulabilir? Modernliğin analizi yapılarak, geleneksel toplumdan farklı olarak modern toplumda kısa ve uzun vadeli risklerin yer değiştirdiği görülür:
(a) Bilim, eldeki “doğru” bilgilerin çoğalmasıyla değil, “yanlış” bilgilerin ortaya konulup elenmesiyle gelişir. İnsanlığa bu şekilde yardımcı olan bilimsel bilgi alanı, vaktiyle nesilleri kırıp geçiren cehalet ve hurafe kaynaklı uzun vadeli risk faktörlerini elemiştir; eskiden öngörülemez vasfıyla en üstün medeniyetleri dahi yıkan salgın hastalıklar ve kıtlıklar tarihe karışmış, hatalı neden-sonuç bağının ürünü olan doğaüstü dinamiklere bel bağlamak yerine akılcı insan eylemiyle iğneyle kuyu kazmaya girişilmiştir (Tabiî ki aklın, bütün sorulara yanıt veren membâ değil, doğru yanıtı aramaya yarayan dedektör olmaktan öteye rolü olmadığı da teslim edilmelidir). Bu da sermaye birikimini, kalıcı barışı, ticaret marifetiyle karşılıklı etkileşimi kolaylaştırarak, evvelce “açıklanamayan” savaş, şiddet ve fakirliği azaltmıştır.

(b) Buna mukabil, eskiden geleneksel kurumların himaye ettiği, korunaklı alandaki birey artık kendi eylemlerini seçme ve sonuçlarıyla yüzleşme mecburiyetiyle karşı karşıyadır; dahası, zaman kısalmış, mekân daralmış, şeylerin seyyaliyeti hızlanmıştır; bu da kısa vadeli riskleri birey için daha yakın tehlike kılar: Hızlı ve ani statü düşüşü, işsizlik, yoksullaşma her an kapıdadır; geleneksel manâ ve değerler sistemi çözünmüş, bireyden “özne” olması ve benliğini inşa etmesi istenmiştir; hayat bir öğrenme ve uyarlanma yarışına dönmüştür ve bireyin bu giderek hızlanan devridaime adapte olması beklenir. Böyle bakıldığında, bir bireyin potansiyelinin gerçekleşmesi sadece onun önündeki risk ve belirsizlikleri etkilemez, bütün toplumu etkiler. Potansiyelini değerlendirememiş birey, diğer bireyler için bir belirsizlik ve öngörülemezlik kaynağıdır. Oysa öngörülemezliğin uzun vadede azaldığı, kısa vadede ise arttığı modern dünyada her birey, doğru planlar yapabilmek için geleceği az-çok öngörebilmeye ihtiyaç duyar. Öngörülemezliği sıfırlamak, risklerin olmadığı bir modernlik yaratmak sosyalist toplum mühendisliğinin projesidir ve başarısızdır. Çünkü yapılması gereken, herkese yukarıdan potansiyel miktarı ve içeriği biçmek değil, bunu bireyin kendisinin keşfedip topluma sunmasının önünü açmaktır. Kendine biçtiği ve insanlara arz ettiği değeriyle yükselen birey, toplumun safralaştırdığı bireye nazaran daha az belirsizlik kaynağıdır, ilki diğerlerine de değer katarak hayatını kolaylaştırırken, ikincisi zorlaştırma ihtimâli barındırır.

(3) Bunu yapmak, yani bireyin kendini gerçekleştirmesi için ona el uzatmak toplumun görevi midir? Ve toplumun her ferdine bu sorumluluktan ne kadar pay düşer? Eğer tezim doğruysa ve kendini gerçekleştirmekten sahiden toplumsal yarar doğuyorsa, bireylerin toplamı olarak toplumun bu vazifeyi bilfiil üstlenmesi lehine de bir karine vardır, zira her bireyin bu gelişmeden az ya da çok faydalanacağı varsayılır. Dolayısıyla burada her bireye düşen sorumluluk payı eşittir. Zira modern toplumda riskten ve belirsizlikten azâde birey yoktur: Yaygın kanaatin aksine zenginler de çeşitli risklerle karşı karşıyadır, fakat sadece onlarınki yoksullarınkinden farklıdır. Keza erkekler, beyazlar, heteroseksüeller de, kadınlar, siyahlar, eşcinseller gibi risklerle başbaşadır. Dahası, “dezavantajlı” kimliklerin varlığı, “avantajlı” kimliklerin bizatihi riski sayılabilir. Bu noktada eşitlikçi bir sosyal reform ajandası, faydacı liberal açıdan meşru sayılacağı gibi, seyyaliyet ortamında hiçbir gruba kalıcı bir “az riskli” veya “çok riskli” yaftası vurulamayacağından ötürü, herkes muhtelif risklere talip olma noktasında eşittir denebilir. Bu da vergilendirme konusunda her sınıftan bireyden eşit gelir vergisi istenmesi anlamına gelir. Bunun oranı döneme ve konjonktüre göre değişebilir; “doğru oran %20’dir, 30’dur, 40’tır” diye peşin hüküm verilemez. Bireyin potansiyelini gerçekleştirme ülküsüne o dönemde en çok hizmet eden oran neyse, doğru olan odur. Bu da teknokratik biçimde masa başında değil, kamusal müzakere ve mücadeleler sonucunda aranır; denenir, yanılınır, başka bir oran denenir, yanlışlar deneyimle elenerek doğruya yaklaşılır.