.: Berk Ünlü

Bireyin Varlığı Türkiye Cumhuriyeti’ne mi Bağlı

 

Bireyin var olması devletin varlığına bağlanabilir mi?

Yaşamın öznesi bireydir. Bu hakikatin farkında olmadan yapmaya çalıştığınız siyaset size başarısızlık olarak döner. Bu bir gelecek tahmini de değildir. Varoluşun öznesi konumundaki varlığın varoluşunu açıklamaktır. Üstelik bu varoluşun boyutu ulusal devletlerin çizmek istedikleri sınırların çok daha ötesindedir. Ulusal bir devletin veya ulusüstü bir organizasyonun tanımlayamayacağı kadar geniş bir perspektiftedir. Akıl onda var olur, düşünce ve düşüncenin oluşturdukları onun bir parçasıdır. En önemli ahlâkî geçerlilik olarak da kendini var eden bireyin devletten bağımsız bir varlık olduğu gerçeği gözden kaçtıkça birey yer yer sunî bir yapılanma olarak devletin baskıcılığı altında yaşamak zorunda kalabilir. Bu durum bireyselleşebilmiş birey tarafından ne kadar arzulanmasa da siyasal alandaki en güçlü organizasyon olarak devlet birey üzerinde hâkimiyetini kurabilir veya arttırabilir.

Devlet insanî bir yapıdır ve yer yer karmaşık süreçlerin sonucudur. Bireyler arası ilişkilerin aynı zamanda bir sonucu da olan devlet gücünü birey karşısında arttırdıkça bireyin karşısına problemleri de getirir. Bir güvenlik aygıtı temelinde kalması daha sağlıklı olacak olan devlet, temel fonksiyonunun dışına özellikle çıktıkça kendisini bir yaratıcı konumuna da sokabiliyor. Gün geliyor ki devlet bireyin varoluşunun en önemli noktası haline geliyor. En azından devlet kendisini böyle ifade ediyor. Devletin sınırları altında yaşayan ve kollektivist bir perspektifte yaşamını devam ettiren bireyselleşememiş bireyler de varoluşlarını devlete dayandırıyorlar. Yeryüzünün bir yaşayanı konumundan yeryüzünün hâkimi devletin bir sonucu haline geldiğini varsayan kişi sıklıkla kendini devletin kimliği üzerinden ifade eder hale geliyor. Devlet ise kişiden böyle bir “onay” da aldığında sınırlarını gittikçe genişletiyor ve neredeyse varoluşun nedeni halinde kendini görerek, bir insan yarattığını iddia etmeye başlayabiliyor.

Devlet ve ulusallaşma arasındaki birey

Devletler geçmişlerini anlattıkları kültür içinde kimliklerini bugüne yansıtırlar ve kendilerini adeta bireylerin zihnine kazırlar. Bireyin kültürel yapısından büyük olduğu iddiasını taşıdıkça devlet, açık bir şekilde bireyden üstün olduğunu da anlatır. Devlet o gün içinde kendini hangi siyasal kavramla anlatıyorsa o yapının bir sonucu olarak görür bireyi. Birey açısından son derece tehlikelidir bu durum. Üstelik tehlike varoluşsal bir hal de alır bu noktada. Devlet adeta bireyin varoluşunun ana nedeni olarak kendini konumlandırır. Bireyselleşememiş birey de – ki biz buna kişi diyelim – kendini devletin ve devletin içinde var olan kollektif siyasal kavramlar ile özdeşleştirebilir. Özdeşleştirme ne kadar ilerlerse kişi kendini kendisi olarak değil bir başka kimliğin alt fonksiyonu olarak görmeye başlayabilir. Üstelik bu sadece bir geniş zaman tasavvuru da değildir. Ulusal ve milliyetçi devlet kültürleri içinde sıkça görülmüş bir olgudur.

Yaşamını ulusal, milliyetçi kollektivist bir devletçilikle ifade eden kişiler üzerinden yürüyen siyasette varoluşun nedeni ve sonucu olarak artık devlet ve devletin o günkü kültürel öğeleri hâkim yapı olur. Bunu istediğimiz devlet ve siyasal alan üzerinden değerlendirebiliriz ancak konuyu içinde yaşadığım Türkiye Cumhuriyeti’ne de getirebilirim. Çok basit olarak kendime sorarım: Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı ben yine de olur muydum? Bunun cevabı mutlak olarak verilemez. Geçmişte x olmasaydı y olur veya olmazdının cevabını vermek imkânsız olabilir. Ancak birey olarak varoluşumun nedenlerine göz gezdirdiğimde devletin bir siyasal kavram, kendimin ise yaşamın öznesi olduğunu görüyorum. Belirli bir alanda hangi devlet hâkim siyasal güç olursa olsun birey gerçek öznedir. Devlet her zaman ikincil konumdadır. Devlet bireyin yaşamının türevlerinden biridir. Birey devletsizlik halini doğrudan yaşayamamış olsa bile devletin onun kimliği ve kişiliğini oluşturmada ikincil bir kavram olduğu gerçeği de ortadadır. Devlet bu ikincil konumunu elbette güç kullanarak en üst noktaya taşımak ister. Bunun örnekleri ile doludur tarih. Tanrı hükümdarların devletlerinden tutun da en özgürlükçü demokratik devletlere kadar getirin işi. Bunu hep görebilirsiniz. Çabaları da yer yer bireyin siyasal alanına takılıp durmuştur. Bu ayırım üzerinden mücadele de siyasalın doğal hali şeklinde olabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti olmadan bir yaşam

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ve onların takipçileri doğal devletçiler olarak kendilerini mutlak olarak gördüler. Sonsuza kadar yaşama idealleri ile siyasalda var oldular. Bu durum bireye bir devlet ve ulusalcılık kültürünün dayatılması sonucunu da doğurdu. Öylesine iddialar ortaya atıldı ki; eğer Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı bugün başka biri olurduk noktasına da getirildi, ifadeler. Bireyin birey olmasının bir devletin ve onun kültürel fonksiyonlarına bağlanması adeta totaliterizmin en uç ifadelerinden bir tanesidir. Türkiye’de özellikle Türklük ile ifade edilen bu durum devletin ve devletin kültürel fonksiyonlarının tanrılaştırılmasını da beraberinde getirdi. Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı kendimizi bilemezdik ifadelerine bile getirildi söylemler. Kendimiz olamazdık cümlesinden, söz kötü olarak nitelenen diğer devlet ve ulusa yer yer geldi, kişi olası diğer ulusal kimliklerde olsaydı mutlak olarak kaybolmuş olabileceğini varsaydı.

Bu durum bir kültür öğesinin yaşamın tamamını açıkladığı iddiasını da içerir. Bizim açımızdan bu öge Türkiye Cumhuriyeti oluyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne tek taraflı bir bağımlılığı yansıtıyor. Üstelik kollektivist bir milliyetçilik ile bir kültürün sıradan fonksiyonu halinde görmek bireyi, bireyin varoluşuna getirilmiş bir saldırıdır da. Hiçbir devlet ve onun kültürel fonksiyonları varoluşsal açıdan bireyin üzerinde değildir. Buna isterseniz “mutlak” deyin. Determinist doğa durumu açıklamasını da buna ekleyebilirsiniz. Anadolu ve Trakya’da bugüne kadar birçok devlet kuruldu ve yıkıldı. Çok güçlülerinden görece az güçlülerine kadar birçok düzeyde devletler oldu. Kendilerini bazıları ne kadar devasa olarak konumlandırsalar da “devlet ve ülke” olarak kavramsal olarak kaldılar sonunda. Bireyin varlığı ise kendini elbette bugüne getirdi. Bu her zaman da böyledir. Özne birey oldukça devlet en yakın ikincil konumda olacaktır. Evet, bence, Türkiye Cumhuriyeti olmadan da birey var olur -bunun mutlak cevabının olmadığını biliyorum ancak burada öznel bir tercihte bulunuyorum-. Bunun devlet kapsamını genişletebilirsiniz isterseniz. ABD, Rusya, Çin, Kenya, Kolombiya… Birey devletten büyüktür. Her ne kadar devlet kendini bireyden büyük göstermeye çalışsa da.