.: Atilla Yayla

Bir saldırıya cevap

Türkiye’de medya sektöründe korkunç bir ahlâkî ve meslekî yozlaşma yaşandığı tespitine sektörün içinde yer alan pek çok kişi de katılmaktadır. Bu yozlaşma, değişik zaman ve ortamlarda insanlara zarar vermektedir. Birçok kimse gibi benim de bu konuda tecrübelerim, bizzat yaşadığım ve şahit olduğum olaylar var.

Bunların hepsini yazacak ve tarihe not düşeceğim. Şimdilik, başıma gelen son olayı kamuya aktarmak ve değerlendirmek istiyorum. Geçtiğimiz cumartesi (18 Kasım) AKP İzmir İl Gençlik Kolları tarafından düzenlenen bir panele katıldım. Diğer konuşmacılar Zaman’dan Ali Bulaç ve AKP milletvekili Zekeriya Akçam’dı. Konumuz AB sürecinde olanlar ve toplumsal yansımalarıydı. Ali Bulaç, güzel bir konuşma yaptı ve daha ziyade güncel siyasî ve stratejik değerlendirmelerde bulundu. Ben ise konuşmamın başlığını “Medeniyet, AB ve Türkiye” olarak belirlediğim için, teorik bir çerçeve çizerek dinleyiciye hitap etmeye başladım.

Birden çok medeniyet olmadığını, tek medeniyetin bulunduğunu; mahallî ve dönemsel renkler alsa bile aslolanın ortak insanî medeniyet olduğunu vurguladım. Medeniyet tarihini inceleyerek bu medeniyetin temel değer ve kurumlarının belirlenebileceğini belirttim. Sonra bunları şu şekilde sıraladım:

De facto değil de jure olarak özel mülkiyet;

İş bölümü ve uzmanlaşma;

Serbest mübadele;

Sözleşme serbestisi ve sözleşmelerin uygulanmasını sağlayacak kültür ve ahlâk ve hukuk kodları;

Sınırlı ve kurallara bağlı siyasî yönetim;

Düşünce ve ifade özgürlüğü;

Bir dine inanmayanları ve azınlıkları da kapsayacak şekilde din özgürlüğü;

Hukukun hâkimiyeti;

Siyasî suçların olmaması;

Toplumda dikey ilişkilerin değil, yatay ilişkilerin yaygın olması;

Zengin sosyal çeşitlilik;

İnsan ihtiyaçlarının çeşitlenmesi ve istikrarlı bir şekilde karşılanması.

Sonra, ‘Bu teorik çerçevenin bir anlamı varsa bu açıdan Türkiye’yi değerlendirebiliriz.’ dedim. Bunu yaparken de Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinin yekpare bir şekilde ele alınamayacağını, 1925-45 arası ve 1950 sonrası olarak iki dönemden bahsetmemiz gerektiğini, bu iki dönemin birbirinin tersi/panzehiri olduğunu söyledim. İlkinin, yani tek parti döneminin bu teorik çerçeve açısından başarılı sayılmasının zor olduğunu, medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde bulunmadığını vurguladım. Bu yüzden Kemalizm’in medenîleştirici bir süreç olarak görülemeyeceğine işaret ettim. Medeniyet bir şeyi yapmaksa (yani do etmek) Kemalizm’in, onu yapmamak/çözmek (yani undo etmek) anlamına geldiğini dile getirdim. En sonunda da AB’nin medeniyetle aynı şey olmadığını, medenîleşmek için AB’nin olmazsa olmazı teşkil etmediğini, AB’nin büyük problemleri ve çifte standartları olduğunu ifade ettim. AB’nin Türkiye’den taleplerinin bazılarının, mesela ifade özgürlüğünün genişletilmesinin, taviz olarak yorumlanmasının yanlış olduğunu; ama Kıbrıs gibi konuların diplomatik, politik ve stratejik meseleler olduğunu ve müzakere edilmeleri gerektiğini bilhassa vurgulayarak sözlerimi bitirdim.

Medya ve ahlâk

Sonradan gazeteci olduğunu öğrendiğim bir bey ile hanım, salonun bana göre sol tarafında yalnız oturuyorlardı. Soru-cevap kısmında hanım gazeteci söz istedi ve Kemalizm’in medeniyeti çözücü bir şey olduğunu söylediğimi duyduğunu, yanlış duyup duymadığını sordu. Ben de yanlış duymadığını söyleyip geniş bir çerçevede niye böyle düşündüğümü özetledim. 1925-45’e tekabül eden tek parti döneminde temel bazı değer ve kurumlarının eksik olduğunu, ifade hürriyetinin olmadığını, siyasî yönetimin sınırlanıp denetlenemediğini, siyasî muhalefete teşkilatlanma izni verilmediğini söyledim. Bu gibi konuların hem hislerin galeyana gelmesi hem de ifade özgürlüğünün yeterince geniş olmaması yüzünden soğukkanlı biçimde konuşulamadığına; ama kavga etmeden konuşmak gerektiğine, zaten, AB sürecinde, eğer kulübe üye olacaksak bunları konuşmamız gerektiğine işaret ettim. Daha başka şeylerin de konuşulacağını, mesela, AB tarafından neden her tarafta sadece tek bir adamın (“bu adam” deyip demediğimden emin değilim, bantlar varsa çözülünce göreceğiz) resim ve heykellerinin bulunduğunun sorulacağına dikkat çektim.

Hanım gazeteci, panel tam olarak bitmeden fırlayıp gitti. Ters bir haber çıkacağından emindim; ama buna zaten alışık olduğum için ne deneceğini merak etmiyordum. Ertesi günkü Yeni Asır gazetesinde her türlü ahlâkî değeri çiğneyen, vicdansız bir “haber”, daha doğrusu bana yönelik bir saldırı çıktı. Bir fotoğrafımla süslenmiş saldırının başlığı “Hain” idi. İlk sayfada “Atatürk’e inanılmaz hakaretlerde bulunduğum” iddia edilmekteydi. Sözüm ona haberde, panelin AKP tarafından düzenlendiği bilhassa vurgulanmaktaydı. Aslında bu bir haber değil, yeni bir andıç, bir linç girişimiydi. Nitekim pazar günü İzmir’de arkadaşlarımın ikazıyla iki taraflı olan kabanımın diğer yüzünü giyerek dolaştım. Aynı gazetenin bu vicdansız saldırıya imza atan muhabiri ve yazı işleri beni yine aradı. Yaptıklarının beni hedef göstermek olduğunu iddia ettikleri gibi kimseye hakaret etmediğini söyleyerek hatalarını düzeltmelerini istedim. Ancak, bunu yapacaklarını hiç ummuyordum. Nitekim, ertesi gün yine “Haine tepki” başlığıyla tavırlarını sürdürdüler. Hatta daha da azdılar. Atatürk’e sövdüğümü iddia ettiler.

Bu saldırı hiçbir yönüyle mazur görülebilecek nitelikte değildir. Yaptığım konuşma bir akademik analizden ibarettir. Atatürk’ün, İnönü’nün veya başka birinin adı hiç geçmemiş, mesele kişiler seviyesinde ele alınmamıştır. Nitekim, adı geçen gazetenin iç sayfalarında üstelik seçilerek aktarılan sözlerim dahi bunu kanıtlamaktadır. Peki, buna rağmen, nasıl oluyor da bu tür ahlâksız ve alçakça saldırılar yapılıyor. Bundan ne umuluyor? Anladığım kadarıyla, ilk olarak, bu fanatik gazete ve onun muhabiri AKP’yi benim üzerimden vurmak istiyor. Nitekim, saldırı yapılır yapılmaz AKP’liler paniğe kapıldı. Konuştuğum AKP’lilere dik durmalarını tavsiye ettim, söylediğim her şeyin sorumluluğunun bana ait olduğunu söyledim. Rahat olsunlar; ama aynı zamanda omurgalı olsunlar. Parti milletvekili Zekeriya Akçam’a ve parti yetkililerine, Doğan Haber Ajansı’na söylediklerine binaen, şunu söyleyeyim: Benim ne reklama ne de AKP platformlarını kullanmaya ihtiyacım var. AKP’nin bir panelinde bulunmam bana değil, AKP’nin itibarına ve demokrat duruşuna katkı sağlar.

Muhabire gelince… Sanıyorum onun bilgi birikimi de, vicdanı da beni ve benim gibileri anlamaya yetersiz. Bunda belki özgürlüğü doya doya yaşayan; ama özgürlük felsefesinden habersiz olan ve başkalarının özgürlüğünü kendi özgürlüğü uğruna harcamaya yatkın insanların bol olduğu yerlerde oturup kalkmasının da etkisi vardır. Bu gazeteci, benim yazı ve konuşmalarımdan haberdar olsaydı, yıllardır Kemalizm eleştirisi yaptığımı bilirdi. Ama sanırım, o, belletildiği ve dogma haline getirdiği şeylerin eleştirilebileceğini hayal dahi edemiyordu. Kavrama kapasitesi sınırlı ve niyeti de bozuk olunca akademik eleştirileri hakaret diye aldı ve o manşeti çekti veya çekilmesine ortak oldu. Bu arkadaşa acıyorum ve özgürlüğü, özellikle ifade özgürlüğünü öğrenmeye J.S.Mill’in Özgürlük Üstüne’si ile başlamasını tavsiye ediyorum.

Yeni Asır’ın yazı işlerinin sergilediği ve sık sık benzer yayın organlarınca tekrarlanan tavra da değinmek zorundayım. Haberlere yorum katmak meslek ahlâkına sığmaz. Bu aynı zamanda okuyucunuzu aptal yerine koymak ve manipüle etmek anlamına gelir. Haberi verip yorumu okuyucuya bırakmak yerine beni “hain” ilan etmişsiniz. Kime, neye, nasıl ihanet ettim ki “hain” oldum? O başlığı çekip beni hedef hâline getirirken vicdanınız hiç sızlamadı mı? Ya biri bana “vay hain” deyip saldırsaydı, bunun sorumluluğu size ait olmayacak mıydı?

En güçlü silah: Fikir

İfade özgürlüğünün olabildiğince geniş olması taraftarıyım. Dolayısıyla, hiç kimseyi, fikirlerimi kabul etme mecburiyetinde görmem. Hiç kimse doğrunun tekeline sahip değildir. Herkes gibi benim söylediklerimde de doğru veya yanlış şeyler olabilir. “Haber”den ayırıp bir yorum yazsanız, fikirlerimi dilediğiniz gibi eleştirseniz, gocunmam, memnun olurum. Hatta, öyle bir yorumda veya bir köşe yazarının yorumunda “hain” olduğumu iddia etseniz bunu da ifade özgürlüğü içinde görürüm. Ama, sizin yaptığınız bunların hiçbiri değil, sadece, beni hedef haline getirmek, hayatımı tehlikeye atmak, linç etmeye çalışmaktır. Sınırlı kapasitenizin benim derin bilgi ve fikir dünyamı kavramaya yetmediğini anlıyorum; ama ahlâkî değerlerden ve vicdandan da mı hiç nasiplenmediniz?

Ey bu vicdansız saldırıya imza atan gazeteci arkadaşlarım. Fikirlerime bir itirazınız varsa istediğiniz yerde istediğiniz şartlarla tartışalım. Beni “hain” ilan etmeniz fikirlerimin yanlış olduğunu göstermez. Tam da tersine, ciddiye alınmaları gerektiğini ve onlardan korktuğunuzu ispatlar. İnsanları terörize etmekten vazgeçin, biraz okuyun, öğrenin. Önce ahlâk kurallarından ve gazeteciliğin genel standartlarından başlayın. Sonra insanlık tarihini okuyun. Elinizdeki gazeteleri silah gibi kullanmayın. Tetikçiliğe soyunmayın.

Ben Atilla Yayla olarak söylediğim ve yazdığım her şeyin arkasındayım. Sizin ahlâk dışı saldırılarınızdan ve terörize etme çabalarınızdan korkup yılacağımı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Panelin sonunda, söylediklerime Kemalistlerden cevap beklediğimi; ama bunu pek muhtemel görmediğimi, doğru dürüst bir cevap almaktan umutlu olmadığımı söylemiştim. Sizin saldırınız bunun en güzel kanıtıdır. Ben söz sarf ediyorum, siz kurşun sıkıyorsunuz. Hakaret ediyorsunuz. Tehdit ediyorsunuz. Ne yaparsanız yapın, John Milton’ın söylediği gibi, hakikat eninde sonunda galip gelir; ve, herkesin bildiği gibi, fikirlerden daha güçlü silah yoktur. Beni hain ilan ettiniz; ama fikir alanında benim karşımda mağlupsunuz. Yerlerde sürünüyorsunuz. Bu alçakça saldırının kati hesabını ise adalet önünde ve Allah huzurunda vereceksiniz. 

Zaman, 21.11.2006