.: Berk Ünlü

Beğendiğimiz düşünürün her düşüncesine katılmayabiliriz

Düşünürlerin düşüncelerinin toplamı bizim düşüncelerimize mutlaka yansır

Düşünmemek elde değil. Kimi uzak doğu felsefesi dediklerine göre zihnimiz kendini kapatır ve boşluğun ortasında hiçliği veya kendi içimizi dinler. Kendi içimizin dinlenmesi ilginç bir tecrübe olabilir. Ancak ben pek bu “düşüncenin” taraftarı değilim. Sanki şimdilik bilinçaltım bana yetiyor. Düşünmekten vazgeçemiyoruz, etrafımız, yaratılışımız, evrimimiz bizi etkiledikçe zihnimiz de adına düşünce dediğimiz soyutlukların bilgisel toplamları bir bakıma bizi kontrol etmeye başlıyor ve aynı zamanda biz de onları kontrol etmeye çalışıyoruz. Bu karşılıklı bir ilişki. Gidebildiği yer ise yaşamın kendisi oluyor. Gittikçe kendimizi bir yerde buluyoruz.

Hayatı yaşarken düşünceler elbette diğer insanlarla etkileşime girerek de oluşuyor. Biz bu insanların düşüncelerinden etkileniyoruz. Bu düşünceler düşünce ve davranışlarımızı etkiliyor. Görmemizi, hissetmemizi, gerçeklikle çelişip çelişmememizi de belirliyor. Öyle zamanlar vardır ki insan bir düşünürün düşüncelerinden okur ve yaşar, hayatı. Doğrular, yanlışlar, iyiler ve kötüler. Güzellik ve çirkinliği de ekleyin, siz buna. Yaşama nasıl yaklaştığınızın da bir meselesidir bu. “Biz onlardan öğrendiklerimiz kadar varız” demek çok iddialı ve zarar verici olduğu kadar üzerine düşünülmesi gereken bir “düşüncedir”. Düşünür hayatın bir bölümünü var ederken biz de doğal birer düşünür olarak hayatı etkileriz. Sanki bir sarmaldır, bu. Ancak hayat sarmaldan fazlası olmalıdır. Yoksa bizi içinden çıkılmaz bir dairenin içinde boğabilir. Boğuldukça ve nefes kaybettikçe istenmeyen noktaya varabilme olasılığımız artar.

Kaç düşünür bizi etkiler bilemiyoruz ama, okuma, gözlemleme, izleme benzeri eylemlerimiz ve aklımızın bizi götürdüğü noktadaki soyutlukla düşünürlerin düşüncelerinin toplamı olmaktan kurtulabiliyor muyuz diye düşünmeyi de elden bırakmamalıyız. Biz düşünüyoruz ancak bu düşünce ne kadar biziz. Düşünceler ne kadar bizi yansıtıyor. Bizim olmayan düşüncelerin doğruluklarına ne kadar inanacağız?

Doğruları ve yanlışları ayırt etmeliyiz

Bizi heyecanlandıran fikirlerin “sahiplerinin” düşüncelerinin peşinden gitmek insanı iyi hissettirir. İçinize dolan heyacanla hayatı anladığınızı, problemlerin çözüldüğünü veya sadece bir anlık güzel bir hisle karşılaştığınızı zannedebilirsiniz. Bu belki de insanın bir ihtiyacı. Bunu görmezden gelmek de insana zarar verebilir. İnsan olarak hayatta illüzyonlara ihtiyacımız olabiliyor. Bize gerçek gibi olanı verecek olan versin. Zihnimiz biraz daha mutluluk zincirleri ile beyinsel sinirlerini birbirine bağlasın, varoluş karşımıza tüm gerçekliği ve soyutluğu ile ortaya çıksın. Bunu istemek ne kadar güzel. Güzellik de insanın peşinden koştuğu bir soyutluk. Estetik dediğimizin bize maddeden yansıttığı.

Bize söylenenler oluyor. Doğru mu yanlış mı? Aklımız bize bunu söyleyebilir mi? Söyleyebilir. Yeterli bilgimiz olursa. Bilgiyi aklımızda tanımlayabilip, yaşayabiliyorsak. Yanlışlar oluyor, bize söylenenleri kabul ediyoruz. Bilgimiz yetersiz kalabiliyor. İnsanî yanımız açıklamalar istiyor, biz buna ayırt edici cevaplar veriyoruz veya veremiyoruz. Aklımızın ve zihnimizin sınırlarında düşünürlerin düşüncelerinin doğrulukları ve yanlışlıkları içinde inançlarımızı belirliyoruz. İster bunlar bilgiden kaynaklansın, ister kaynaklanmasın.

Bana göre; Rand, Hayek, Rothbard, Friedman

Liberal düşünceyle tanıştıktan çok sonra tanıdım Ayn Rand’i. İlk okuduğumdan beri aklımda ve “gönlümde” yeri hep ayrı. Bireyciliği, rasyonel aklı, kapitalizmin ahlâkî savunuculuğunu ondan daha iyi yapan bir liberteryen filozof var mıdır, bilmiyorum. Rand hepsinden öte bir filozoftu. Ahlâk, etik, siyaset, estetik alanlarında eserleri var ve objektivizm olarak nitelediği ve kendine ait olduğunu söylediği bir felsefesi var. Bırakın bu felsefeyi Atlas Vazgeçti ve The Fountainhead’i ilk okuduğumdan 13 yıl sonra bile yine okusam hâlâ heyecanlanırım. Rearden metalde ne iş olsa yaparım. Howard Roark Batman’den sonra herhalde en büyük kahramanımdır. Diğer yandan, Ayn Rand beni ne kadar etkilemiş ve düşüncelerimi ne kadar şekillendirmiş olursa olsun siyaset felsefesinde onunla aynı  yerde duramıyorum. İlk önce devletsiz bir güvenlik ortamının nasıl sağlanacağı konusunu gönüllülük üzerinde bırakarak felsefesini eksik bırakmıştır. İkincisi ve en önemlisi rasyonalizme o kadar önem verir ki malesef kurucu rasyonalizme kayar. Çok isterdim Ayn Rand ile her konuda anlaşmayı. Belki de her konuda anlaşmak doğru değildir. İnsanın gelişmesini durdurabilir. Bu konuda biraz ihtiyatlı olmakta fayda var.

Hayek de üzerimde çok etkisi olan biridir. Kurucu rasyonalizmin ne kadar kuvvetli bir düşünce olduğunu aklıma sokmuştur. Kölelik Yolu’nu okuyup da liberalizmden etkilenmeyen bir liberal kalmış mıdır bilemiyorum. Sosyalizmin faydacı açıdan eksikliklerini, sosyalizmin neden kurulamayacağını, sosyalistlere ekonomik anlayışlarının neden bu kadar yanlış olduğunu, kollektivizmin insanı eninde sonunda serfliğe götüreceğini anlatması gönlümde yerini başka bir noktaya koymuştur. Yalnız Hayek’in bir fikri ile kesinlikle uyuşamıyorum. O da negatif özgürlüklere ne kadar önem verirse versin, bireylere devlet tarafından minimal gelir sağlanması fikridir. Keşke böyle bir fikir içinde yer almasaydı Hayek ve felsefesini olağanca yapısıyla liberal gelenek içinde tutarlı kılsaydı. Yine de liberal fikriyata verdiği katkılardan dolayı bendeki yeri ayrıdır. Düşüncelerimiz tamamen aynı olamıyor. Bu da herhalde doğal bir durum.

Bir diğer kişi, beni fikirleri ile yine çok heyecanlandıran ama fikirleri imkânsızlık teorileri ile dolu olan Rothbard. Rothbard’ın piyasanın hayattaki her sorunu çözecek bir mekanizma olduğu fikri teoride beni adeta coşturuyor. Ancak gerçeklikte kendimi bulduğumda bunun imkânsızlık teorisi olduğunu görüyorum. Rothbard’da beni en farklı hissettiren durum devrime ve devrimselliğe verdiği önem. Kendiliğinden doğan düzen ve kendiliğinden sistemin gelişmesi fikirlerine sırt çevirerek liberteryen sistemi bugün, hemen silahlı bir şekilde karşı fikri, sistemi yıkarak yapmamız gerektiğini söylemesi bana pek yakın gelmiyor. Bu fikirlerin yakın geldiği insanlar olabilir. Onlara da gereken saygıyı gösteririz. Devrimsellik bugüne kadar dünyada devrim sonrası dönemler açısından bakıldığında düzen ve bilinebilirlikten daha çok belirsizlik, karmaşa ve insanlar için yaşam standartlarında kayıp getirmiştir. Rothbard herhalde bunu benden daha iyi bilebilirdi. Toprağı bol olsun!!!

Haydi burada son olarak Friedman’a gelelim. Friedman’ı da ilk okurken mutlu olurdum. Sıkı parasalcı teorileri beni doğru bir ekonomiye ulaşılması açısından umutlandırırdı. Sosyalist planlamanın imkânsızlıklarını gösteren örnekleri her zaman hoşuma gitmiştir. Şikago okulunun otorite konumuna gelmesinde herhalde önemli katkıları olmuştur. Ancak Friedman’ın bir fikri var ki beni kalbimden vuruyor: O da zorunlu askerlik meselesi. Bir liberal-liberteryenin çoğunluğun faydası için insanın feda edilerek zorla köle halinde askere alınmasını çeşitli faydacılık prensipleri üzerinden onaylaması beni fena halde rahatsız ediyor. Keşke Friedman bu alandan uzak dursaydı da bu kadar büyük bir yanlış yapmasaydı. Neyse artık bir kere bu hataya düştü ve bunu değiştirme şansı yok, kendisine öbür tarafta iyi günler dilerim.

Düşünceler farklılaşır. Hem de en sevdiğimiz ve beğendiğimiz düşünürlerden ve filozoflardan. Bu konuda yapacak bir şey var mıdır bilmiyorum. Farklılıklar düşüncelerin evrilmesi konusunda bize yardımcı da oluyor olabilir. Düşünmeye devam edelim. Beğendiğimiz düşünürlerden yeri geldiğinde zıt düşelim ama, en azından düşünmeye devam edelim. Zaten başka bir çaremiz yok. Başka bir seçeneğimiz yok.