.: Vahap Coşkun

BDP için siyaset zamanı

İçinde yaşadığımız ve günlük siyasetin hayhuyuna bazen fazlasıyla kapıldığımız için fark etmeyebiliriz ama Türkiye’de ciddi değişimler meydana geliyor, ülke büyük bir dönüşüm sürecinden geçiyor.
Eskiye dair algılar farklılaşıyor, kalıplar kırılıyor, sosyal ve politik yaşamın her düzeyinde yeni ilişkiler boy veriyor. Her alanı etkileyen bu değişim ve dönüşüm süreci sivil-asker ilişkilerini de etkisi altına alıyor ve askerlere üstünlük sağlayan vesayet sistemi önemli sarsıntılar geçiriyor. İmtiyazlarını yitiren ve üzerinde daha fazla hukuki denetim baskısı hisseden ordu; siyasi iktidara izleyeceği politikayı dikte ettirme ve bir siyasal parti gibi davranma gücünü kaybediyor.

Ordunun -yavaş da olsa- demokratik bir ülkede durması gereken sınırlara çekilmesi ve buna bağlı olarak inisiyatifin siyasilerin eline geçmesi, bütün siyasi konularda olduğu gibi, Kürt meselesi için de önemli sonuçlar üretiyor. Askerî vesayetin tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü dönemlerde çerçevesi askerlerce çizilen bir görev dağılımı vardı: Kürt meselesinde uygulanacak olan politikaları asker belirler, siyasilere ise belirlenmiş bu politikayı icra etmek düşerdi. Askerin herhangi bir siyasi sorumluluğu bulunmuyordu, halka hesap vermek gibi bir derdi de yoktu dolayısıyla.

Oysa bugün durum farklı; ordunun, mevcut iktidara bir yol haritası dayatma kuvveti bulunmuyor. AKP her geçen gün orduyu daha fazla kontrol altına alıyor ve doğal olarak Kürt meselesinde izlenecek rotayı da -orduya bırakmıyor- kendisi tayin ediyor. Bu itibarla denilebilir ki, Kürt meselesi noktasında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ilk kez siyasiler “icracı” değil, “politika belirleyici” bir konuma yükseliyorlar.

Kürt meselesinde siyasetin ön plana çıkması, iktidar haricindeki diğer siyasi partilerin ve bilhassa BDP’nin siyasi pozisyonunu yeniden tanımlamasını zorunlu kılıyor. Şöyle ki: AKP öncesi dönemdeki iktidarların Kürt meselesinin demokratik ve siyasi yollarla çözümüne dair bir tasavvurları yoktu, onlar yalnızca askerin çizdiği güzergâhı takip etmekle yetiniyorlardı. Bugün BDP’de temsil edilen siyasi gelenek ise iktidarların bu asayişçi politikalarına karşı duruyor ve bu haklı karşı duruş sayesinde Kürtler arasındaki meşruiyetini artırıp Kürtlerin demokratik taleplerinin yegâne temsilcisi haline geliyordu.

Ancak 2002’de AKP faktörünün devreye girmesiyle bu siyasi tabloda bir kırılma yaşandı. Zira AKP, salt askerin verdiği reçetelere bel bağlayan bir iktidar görünümü arz etmiyordu; aksine bir yandan hizmet üretiyor, diğer yandan -kısmi de olsa- demokratikleşme adımları atıyordu. Yani AKP, siyasi enstrümanları ve imkânları daha fazla kullanarak Kürt meselesine çözüm bulmaya çalışıyordu. Bu çaba, Kürtler nezdinde de karşılık buldu ve aradan geçen 10 yıllık süre zarfında AKP, BDP’nin bölgedeki siyasi hegemonyasını kırıp onun karşısında bir siyasi çekim merkezi haline geldi.

AKP’nin bu şekilde siyaseti öne çıkararak Kürt coğrafyasında güç kazanması, BDP’de bir politika değişimini kaçınılmaz hale getiriyor. Artık BDP’nin karşısında 1990’ların devleti ve ordusu bulunmuyor. Dolayısıyla 20 yıl öncesinin Türkiye şartlarına göre analizler yapıp bunun üzerinden siyasi güç devşirme imkânı da söz konusu değil. AKP’nin siyasi hamlelerine karşı BDP ancak siyasi cevaplar üreterek karşı koyabilir ve alanını genişletebilir. Bunun için ise öncelikle siyasi karar mekânlarını daha fazla kullanması, yani Meclis’te bulunup Meclis zeminini daha fazla zorlaması gerekiyor.

BDP’nin 12 Haziran seçimlerinden sonra Meclis’e girmemesi, önceleri haklı bir pozisyondu. Zira Hatip Dicle’nin vekilliğinin -hukuken tartışmalı, ahlaken ise kesinlikle kabul edilmez bir kararla- düşürülmesi ve tutuklu 5 milletvekilinin serbest bırakılmaması açık bir haksızlık içeriyordu ve Meclis protestosu, bu haksızlıklara karşı gösterilen bir tepkiyi ifade ediyordu. Bu şekilde haklı bir tavır aldıktan sonra BDP’nin yapması gereken, bu tepkiyi Meclis’in içine taşıması, çalışmalarını ve itirazlarını Meclis’te dillendirmesiydi.

Ancak BDP bunu yapmadı, Meclis boykotunu uzattı ve son yaptığı kongrede de “Meclis’e dönmeleri için asgari demokratik şartların oluşmadığından” bahisle bu boykota bir süre daha devam edeceğinin işaretini verdi. Gelinen noktada, Meclis’e gitmeme tavrının BDP’ye yarar sağladığını zannetmiyorum. Aksine bu tavır, bir taraftan BDP’nin daha fazla kendi içine kapanmasına neden oluyor, diğer taraftan ise BDP’nin seçmen düzeyinde güç kaybetmesine neden oluyor. Çünkü BDP’ye oy verenler homojen bir kitle değil. Sandıkta bu partiyi tercih edenlerin tamamının BDP’nin politikalarını kayıtsız-şartsız destekleyenlerden oluştuğu söylenemez. Tabii BDP’nin güçlü bir kemik tabanı var; bu inkâr edilemez ama bunun yanında bazı grupların da farklı saiklerle BDP’ye destek olduğunu unutmamak gerekir. Mesela AKP’nin seçim sürecinde yükselttiği milliyetçilikten rahatsız olduğu ya da Parlamento’da güçlü bir BDP’nin varlığının Kürt meselesinin çözümüne fayda sağlayacağını düşündüğü için BDP’ye oy verenler de var. Bana göre, bu düşüncelerle BDP’ye oy verenler, bugün BDP’nin Meclis boykotunu devam ettirmesini doğru bulmuyorlar ve siyasi mücadelenin Meclis’te yürütülmesi gerektiğini düşünüyorlar.

Politik hayatta her yeni durum, politik aktörlerinin duruşlarını yeniden gözden geçirmelerini ve gerekirse yeni bir duruş almalarını gerekli kılar. Bugün Kürt meselesinde çatışmaların ve şiddetin yayılması tehlikesi bulunuyor. Ölen her genç, kaldırılan her cenaze, Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin yükselmesine neden oluyor, kitlelere giderek daha tehlikeli bir ruh hali hâkim oluyor. Bu durum karşısında BDP’nin yeni bir değerlendirme yapması ve Meclis’e dönmesi son derece önemlidir. BDP’nin Meclis’teki varlığı, her şeyden önce, şiddetin tırmanmasını önlemeye katkı sağlayacağı için hayati değerdedir. BDP’nin siyasi kanalları sonuna kadar kullanması ve çözümün siyasetten geçtiğini göstermesi, bugünlerde yükselen tansiyonu düşürmenin en etkili yolu olacaktır. Çatışmaları ve şiddeti sona erdirecek olan, siyasettir; bu nedenle BDP, demokratik siyaset için bir irade ortaya koymalı ve çözüm noktasında daha olumlu ve aktif bir rol almak için Meclis’e dönmeli.

Zaman, 16.09.2011