.: Adnan Küçük

Batı’da Siyasî Partiler Rejimi, HDP, CHP ve Meşruiyet

Batı demokrasilerinde hürriyet yanında güvenliğin sağlanması da önemlidir. Burada hürriyet-güvenlik yarışmasından söz etmiyorum. Her ikisinden hangisine nispeten ağırlık verileceği daha ziyade konjonktürel şartlara bağlıdır. Kamunun güvenliğinin, terör, iç savaş, katliam vb. eylemler sebebiyle aşırı derecede bozulduğu dönemlerde, bu devletlerin, bu eylemleri gerçekleştirenlere yönelik önlemleri, olağan dönemlerdeki gibi olmamaktadır. Bu sebepledir ki, ileri demokrasinin mevcut olduğu Batılı ülkelerde de OHAL rejimi mevcuttur.
Gelelim bu genel değerlendirmeden sonra, Batı’daki siyasî partiler rejimine. Batı’da siyasî partiler konusunda esasen hürriyet alanı oldukça geniştir. Partili üyelerin kanun dışı fiillerde bulunmaları halinde, suç ve cezada şahsilik ilkesinin bir gereği olarak, öncelikle bu şahıslar cezalandırılırlar. Partililer tarafından kanun dışı eylemlerin yaygınlık kazanması ve bu eylemlerin partinin bütününe mal edilebilecek düzeye yaklaşması, demokratik devletlerin tolerans marjına bağlı olarak, bu tür partilerin sorumluluğu yoluna gidilebilmesini mümkün ve muhtemel hale getirebilmektedir. Burada sorumluluk sadece kapatmadan ibaret değildir. Genel ya da belli seçim çevrelerinde seçimlere katılmanın men edilmesinden, para cezasına, hazine yardımından mahrum bırakmadan geçici olarak faaliyetlerin askıya alınmasına, ihtardan kapatmaya kadar çeşitli yaptırım türleri mevcuttur. Batılı ülkelerde, eylemlerin nicelik ve niteliğine, yaygınlığına, kamu güveni ve düzeninin bozulmasının derecesine ve kapsamına bağlı olarak bu yaptırım türlerinden birisi ya da birkaçı tatbik edilebilmektedir.
Federal Almanya’da, Nazi Partisi’nin devamı mahiyetinde olan Almanya İçin Alternatif Parti gibi yabancı düşmanlığını temel değer olarak kabul eden bazı partilerin üyeleri, üyesi oldukları partinin kapatılmasını haklı kılacak nicelik ve nitelikte binlerce kanun dışı fiili gerçekleştirdikleri halde, bu partilerin kapatılması yoluna gidilmemektedir. Bu tercihte, hukukî saiklerden ziyade, bu partinin kapatılmasının kamu güvenliği açısından daha tehlikeli sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilmesi ihtimali etkili olmaktadır. Esasen bu partiler hakkında şu söylenebilir: “Üyeleri tarafından bu kadar suç eylemi gerçekleştiren bu partiler hakkında kapatma davası açılması halinde, bu partilerin kapatılma ihtimali yüksek olduğu gibi, bu kararların AİHM tarafından AİHS’ye aykırı bulunmama ihtimali de fazladır”.
Fakat geçmiş yıllarda terörden ciddi manada etkilenen, terör eylemleri sebebiyle çok sayıda canın yandığı İspanya’da, ayrılıkçı Bask terör örgütü ETA ile ilişkisi ve bazı somut eylemleri sebebiyle HB (Herry Batasuna Partisi) Yüksek Mahkeme tarafından kapatılmıştır. Bu ülkede, iki tür sorumluluk yoluna gidilmiştir. Birincisi, suç teşkil eden fiilleri gerçekleştiren partili kişilerin kişisel olarak  cezalandırılmaları. İkincisi, suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirenlerin üyesi oldukları siyasî partinin kapatılması.
Bu partinin ağırlıklı olarak kapatılma sebebi, ETA terör örgütü tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinin kınanmamasıdır. Bunların başında, HB ve yetkililerinin, 2 kişinin ölümüyle sonuçlanan 4 Ağustos 2002 tarihli Santa Pola saldırısını ve Bask Sosyalist Parti üyelerinin maruz kaldıkları tehdit kampanyasını kınamayı reddetmeleri gelmektedir. Yüksek Mahkeme, vermiş olduğu kapatma kararında, HB’nin ETA terör örgütü tarafından planlanmış bir stratejiye cevap veren bir tutum içinde olduğunu, toplumsal cepheleşmeyi beslediğini, terörist faaliyetlere hoşgörü ile yaklaştığını, terör eylemlerini kınamayıp bu noktada stratejik ve sistematik bir sessizliği tercih ederek bu faaliyetleri zımnen onayladığını belirlemektedir. Bazı ETA terör örgütü üyelerine destek mitingine katılmaları, bir gösteride ETA mahkûmlarına destek verilmesini ve şiddeti, savaşı ve ETA’yı öven sloganların atılması, HB tarafından yönetilen belediyelerin duvarlarına mahkûm teröristlerin fotoğraflarını içeren ve bunları destekleyen pankartların asılması, HB yöneticisi A.O’nun, bir toplantıda İspanyol devletini soykırımcı olarak nitelemesi, iki ETA teröristine Legazpia ve Zaldivia belediyeleri tarafından onur ödülünün verilmesi gibi, Türkiye’deki HDP ile kanlı terör örgütü PKK arasındaki ilişkilere benzer daha başka bazı davranışlar, bu kapatma kararında etkili olmuştur. Yüksek Mahkemenin bu kapatma kararı, AİHM tarafından da AİHS’ye aykırı bulunmamıştır.
Gelelim HDP-PKK ilişkisine ve gerek bu ilişkiler gerekse FETÖ ihanet şebekesinin eylemleri konusunda belli bir tutum sergileyen CHP’nin pozisyonuna.
Demokratik zeminde değerlendirildiğinde, HDP’nin PKK/KCK/YPG terör örgütleri ile arasına mesafe koymak bir yana, onlarla dayanışma ve organik ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. İçişleri Bakanlığının belirlemelerine göre, kayyım tayin edilen Belediyelerde, HDP’li belediye yöneticileri tarafından PKK’ya parasal ve araçsal desteklerin sağlandığı adlî ve idari soruşturmalar neticesinde tespit edilmiştir. HDP’li yöneticiler ve üyeler, PKK tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerini ve cinayetleri telin etmemekte, hatta telin etme teşebbüsünü akim bırakma yönünde aktif tavırlar ortaya koymaktadırlar. Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde oturma eylemi gerçekleştiren ailelerin çocuklarının dağa götürülmelerinin HDP tarafından organize edildiği, hem bu çocukların anne ve babalarının, hem de örgütten kaçan kişilerin ifadelerinden anlaşılmaktadır. Hiçbir demokratik ülkede, meşru görünümlü bir partinin, bir terör örgütüne eleman temin etmesi hukukî zeminde meşru görülemez. Hendek olaylarında yaşananlar, bu partinin PKK ile ne kadar ilişki içerisinde olduğunu göstermiştir.
31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde, PKK terör örgütünün lider kadrosunun HDP seçmenini yönlendirici yönde söylemlerde bulunmaları ve bir yandan bu parti tabanının bu söylemlerle uyumlu oy kullanmaları, diğer yandan da HDP’li yöneticilerin bu söylemleri reddetmek bir yana susarak kabullenmeleri, bu ilişkinin bir başka yönünü teşkil etmektedir.
Diğer yandan, doğrudan PKK terör örgütünün Kandil’deki karargâhında belirlenerek atanan ve kanuna aykırı olduğu Danıştay kararı ile de sabit olan “eş başkanlık” kurumu, HDP ile PKK arasındaki bir başka organik ilişkiyi sergilemektedir. Hatta halkın seçtiği başkanlar, eş başkan olarak anılan ve Kandil’in güdümünde hareket eden kişilerin inisiyatifi haricine çıkamamakta; belediyeler bu yolla esasen Kandil’in güdümünde yönetilmektedir. Burada resmî olarak yetkili olan seçilmiş Başkanların inisiyatifi, formel olarak imza atmaktan öte bir işlev görmemektedir. Kısaca davul resmi başkanların omzunda, tokmak Kandil’dedir.
Bir kısmı şunu söylemektedir: “Efendim, HDP kanunlara göre kurulan ve faaliyet gösteren, legal, demokratik bir partidir; bu vesileyle bu parti ile ilişki kurmak, dayanışma sergilemek, kanunî ve anayasal olarak sorunlu değildir”. CHP bu söylemlerle, hem bu parti ile fiilî ittifak yapmakta, hem de her fırsatta bu parti ile dayanışma içerisinde hareket etmektedir.
HDP’nin yukarıda saydığım eylemlerinin kesinlikle demokratik sınırlar içinde kalacağı söylenemez. Bir partinin faaliyetlerinin demokratik sınırlar içinde kalması ile onun kapatılıp kapatılmaması farklı şeylerdir. Bir partinin, demokratik sınırların haricine çıkan eylemlerinden dolayı kapatılmaması, onun bütün eylemlerini meşrulaştırmaz. Yukarıda Almanya örneğinde sözünü ettiğim duruma benzer şekilde HDP’nin kapatılmaması, hem bir siyasi tutum almadır, hem de bir devlet politikasıdır. Nasıl Almanya’da, Nazi eğilimli olan, yabancı düşmanlığını savunan ve üyeleri tarafından bu yönde sayısı belirsiz eylem gerçekleştirilen partilerin kapatılmaması bir devlet politikası ise Türkiye’de de benzer durum söz konusudur. Türkiye’de de HDP hakkında kapatma davasının açılması halinde, bu partinin kapatılma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu kanaatindeyim.
Burada, HDP’nin mutlaka kapatılmasının gerekli olduğu fikrinde değilim. Çünkü daha önceleri HDP’nin selefi olan partilere ilişkin verilen her bir kapatma sonrasında, yeni kurulan partiler daha radikal söylemleri dillendirmişlerdir. Bu kapatmalar, tabanda mağduriyetlere sebep olmuş, bu mağduriyetler HDP ve selefi partiler lehine sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda, her ne kadar HDP kapatılmasa da, suç işleyen üyelerine yönelik cezaî ve hukukî yaptırımlar yapılmaya devam etmelidir.
Gelelim CHP’ye. CHP’li yöneticiler ve üyeler, mensubu olmakla iftihar ettikleri partilerinin Atatürk tarafından kurulduğundan övünçle bahsetmektedir. Cumhuriyetin kurucu partisi olarak bilinen CHP’nin, kurucu felsefesi ile esaslı olarak çelişen, gerek PKK ile organik ilişkilerini sürdürmekte olan HDP ile, gerekse hain terör örgütü FETÖ ile olan ilişkilerinin, hukukî ve demokratik ilkelerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Toplumun geniş kesimlerinin vicdanî kanaatlerine göre PKK ile içli dışlı olduğu bilinen ve yukarıda saydığım eylemlerle bu ilişkinin mevcut olduğu anlaşılan HDP ile dayanışma içerisinde olması, CHP’yi HDP’nin kusurlarına ortak etmektedir. Hatta CHP’li yöneticiler, uzunca süre PKK’nın terör örgütü olduğunu söyleyememişlerdir. Kazara Kılıçdaroğlu dilinin ucuyla PKK ve YPG’nin birer terör örgütü olduğunu söylese de, hemen aynı gün ya da öbürsü gün bir CHP’li yönetici, Kılıçdaroğlu’nun bu söylemi ile çelişen beyanlarda bulunmuşlardır. İzmir ve Muğla Belediyeleri’nde orman yangınları sebebiyle gündeme gelen PKK’yı lanetleme önerisi aleyhinde oy kullanmaları, bu partiyi HDP’ye bir adım daha yaklaştırdığı gibi, PKK’nın meşrulaştırılması yönünde bir iradenin de ortaya konulmasını sağlamıştır.
CHP’nin 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü gerçekleştiren FETÖ terör örgütüne ilişkin söylemleri de, bu partiyi sorunlu hale getirmektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden kısa bir süre sonra “asıl darbenin 15 Temmuz değil, 21 Temmuz (OHAL İlanı tarihi) olduğunu” söylemesi ve bu söylemi ısrarla sürdürmesi, bu partiyi FETÖ’yü savunur konuma getirmektedir. Çünkü 15 Temmuz, ihanet şebekesi olan FETÖ tarafından Türk demokrasisini yok etmeyi amaçlayan tarihimizdeki en kanlı darbe teşebbüsünün vuku bulduğu tarihtir. 21 Temmuz ise, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü gerçekleştiren ve devletin kılcal damarlarına kadar sirayet eden, kendilerini gizlemek için her türlü hileleri marifet bilen FETÖ ihanet şebekesi elemanlarının Devletin bünyesinden atılmasını amaçlayan bir güvenlik önlemidir. Böyle bir hadise, ABD ve diğer Batılı ülkelerde olsa on yıllarca süreli OHAL ilan edilirdi. Nitekim ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kuleler’e yönelik gerçekleştirilen eylemden bu yana 18 yıldır OHAL rejimi devam etmektedir. Benzer şekilde Fransa’da iki terör olayı üzerine bütün ülke genelinde yaklaşık iki yıla yakın süreyle OHAL ilan edilmiştir. Şimdi bütün bunları gördükten sonra, 15 Temmuz’u darbe teşebbüsü olarak değerlendirmeyip, asıl darbenin 21 Temmuz olduğunu söylemek, CHP’yi, FETÖ ihanet şebekesinin bu teşebbüsünü destekler hale getirmektedir.
Benzer şekilde Sayın Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz sonrasında devletin FETÖ’cülere yönelik gerçekleştirdiği görevden alma, yargılama, soruşturma vb. uygulamalar neticesinde 1 milyon mağdurdan söz etmesi, FETÖ’cülerin tamamının mağdur olduğu yönünde bir anlamı içermektedir. Bu söylemle, CHP lideri ve bu söylemi sürekli dillendiren diğer CHP’li üyeler, devletin FETÖ’cülere yönelik politikalarını reddetmiş, dolayısıyla bu ihanet şebekesine destek vermiş olmaktadır. CHP’nin bu tutumunun haklılığını teyit etme bağlamında belki şu söylenebilir: “Efendim, FETÖ ihanet şebekesine karşı yürütülen uygulamalar kapsamında hiç mi mağduriyetler yaşanmadı?”. Elbette ki bu dönemde bazı mağduriyetler yaşanmıştır. Fakat burada sözü edilen bir milyon rakamı, burada bahsi edilen mağduriyetlerin sayısını fersah fersah aşmakta, FETÖ ihanet şebekesinin ve yakınlarının tamamını kapsayacak bir rakama tekabül etmektedir. Elbette ki hukuka aykırı bir şekilde gerçekleşen mağduriyetler savunulamaz. Ama FETÖ ihanet şebekesine yönelik hukuka uygun önlemlere muhatap olanları da mağduriyet olarak değerlendirmek, bu ihanet şebekesinin desteklenmesi mahiyetini kazanmaktadır.
CHP-FETÖ yakınlaşmasının bir diğer örneği de kontrollü darbe söylemidir. FETÖ’cülerin en çok dillendirdikleri, “15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğu” söylemi CHP’li yöneticiler tarafından da ısrarla dillendirildi. Burada CHP ile FETÖ terör örgütü arasında tam manasıyla “ruh ikizi” olma gibi bir bütünleşmişlik durumu söz konusudur.
Burada özet olarak bahsini ettiğim bu fiiller CHP’nin de, hukuken ve demokratik ilkeler bağlamında meşruiyetini sorgulanır hale getirmektedir. Cumhuriyetin kurucu partisi olarak bilinen bu partiye, Batılı ülkelerde meşru zeminde hayat hakkı tanınacağı kanaatinde değilim. Bu ülkelerde, her ne kadar bu partinin temelli kapatılması yoluna gidilmese de, en azından bu söylemleri dillendirenlerin her hâlükârda hukukî ve cezaî yaptırımlara muhatap olacaklarını düşünüyorum. Unutulmasın ki, Fransa’da aşırı sağcı, ırkçı, yabancı düşmanı parti olan Front National’in eski genel başkanı Jean Marie Le Pen, sadece Nazilerin Toplama Kamplarındaki gaz odalarını “II. Dünya Savaşı’nın bir teferruatı” olarak nitelendirdiği için yaptırıma muhatap olmuştur.
Bütün bu eylem ve söylemlere rağmen HDP’nin kapatılmaması, sadece bazı üyelerinin yaptırımlara maruz bırakılması ile yetinilmesi, CHP’li yöneticilerin bu söylem ve eylemleri sebebiyle yaptırımlara muhatap olmamaları, bu partilere tanınan toleransın Batılı ülkelerden çok daha geniş olduğunu göstermektedir.
* Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi