.: Vahap Coşkun

Barış annelere emanet

Aysel Böçküm, evli ve üç çocuk annesi bir kadın. 30 yıllık savaşın en derinden yaraladığı insanlardan biri. Annesi ve babası, 1995 yılında sivil polisler tarafından evden alınmış. Bu, annesi ve babasını son görüşü olmuş, bir daha onların izine rastlamamış. Anne evden çıkarılırken kardeşlerini Aysel’e emanet etmiş: “Onlara sahip çık!” Kardeşleriyle birlikte komşularına sığınmış. Bir kardeşi dağa çıkmış, Lice kırsalında hayatını kaybetmiş. Bir kardeşi halen cezaevinde. Dört kardeşi ise yurt dışına çıkmış. Anne-babanın kaybı, kardeş acısı, ölüm, hapishane, gurbet… Bir insanın başına gelebilecek her türlü felaketi yaşamış Aysel. Acılarına bir de evlat acısının eklenmesine itiraz etmiş Aysel. 23 Nisan’da pikniğe diye evden çıkıp geri dönmeyen çocuğunun peşine düşüyor. Umut bağladığı her yere başvuruyor, her kapıyı zorluyor. Kendi evininin önünde çadır kuruyor, evladını istiyor. Evladına kavuşuncaya kadar mücadele edeceğini söylüyor ve 10 günün sonunda çocuğu kendisine geri gönderiliyor. Aysel Böçküm’ün hikâyesini köşesine Hüseyin Yayman taşıdı. Kendisiyle Diyarbakır’da görüştüğümüzde, feleğin türlü çemberinden geçen ve bütün acıları tadan bu annenin dirayeti ve metanetin tesiri altındaydı hâlâ Yayman. Umut ve cesaret Böçküm’ün eylemi ve aldığı sonuç diğer ailelere de umut oldu. Ülkede bir buçuk yıldır devam eden süreç de insanlara cesaret verdi. Çatışmanın olmaması, ölümlerin meydana gelmemesi demokratik zemini güçlendirdi. Her meselenin konuşulabildiği ve taleplerin demokratik mekanizmalarla dillendirilebildiği bir vasat oluşturdu. Bu umut ve cesaretle aileler PKK’den evlatlarını istediler ve sivil bir eylem geliştirdiler. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin (DBB) önünde üç aile ile başlayan eyleme çok geçmeden başka aileler de katılmaya başladı ve sayı 70’in üzerine çıktı. Annelerin başlattığı eylem PKK için yeni bir durumu ifade ediyor. Evet, ortada bir “kaçırılan çocuklar” meselesi yok “dağa çıkan çocuklar” var. Kaçırılan çocuklar ifadesi, yoğun bir propaganda işlevi görmüyor ve meselenin tam manasıyla kavranmasını engelliyor. Çözüm Süreci’ne rağmen dağ, halen çocuklar ve gençlerin bir kısmı nezdinde cazibesini kaybetmiş değil. Burada yeni olan, çocuklarının dağa gitmesine itiraz eden ve dağda olmalarına rıza göstermeyen ailelerin, yüksek sesle PKK’den çocuklarını istemesidir. Denilebilir ki PKK, bölgede hiçbir vakit, kendisinden talepte bulunan ve ısrarlı bir şekilde devam eden bir sivil hareketle yüz yüze gelmemişti. Başlangıçta eylemin kısa süreli olması ve annelerin ikna edilerek eyleme son verilmesi bekleniyordu. Ama beklenen olmadı. Anneler kararlılıklarından ödün vermediler ve eylemlerini sürdürdüler. Böylece PKK, bugüne kadarki en büyük sivil meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Söz konusu durum, yeni olduğu kadar, PKK için güçlükler de ihtiva ediyor. Çünkü bunlar kolaylıkla “öteki” olarak konumlandırılabilecek aileler değiller. Tamamına yakını BDP’li. Çocukları veya yakınları dağda. Dolayısıyla hemen itibarsızlaştırılabilmeleri mümkün değil. Ayrıca son derece meşru bir istekleri var ve demokratik metotları kullanıyorlar. Sağa-sola zarar vermiyor, çadır kuruyor, oturma eylemi yapıyor ve imza topluyorlar. Kamuoyunun ilgisini ve desteğini almış durumdalar. PKK’nin ve BDP’nin tüm bunları görmezden gelmesi, taleplerine kulaklarını tıkaması veya bunları elinin tersiyle itmesi düşünülemez. Yeni bir siyasi pozisyon alma ve karar verme zorunluluğu kendisini dayatıyor. Kamuoyunun önünde anneler, çocuklarını onlardan istiyor. Bir çözüm süreci devam ederken çocuklarının neden dağa çıktığını sorguluyorlar. Amaç dağdan inmek ve eve dönmek ise, çocukların dağa çıkmalarının ve evden koparılmalarının anlamsızlığını vurguluyorlar. 15 yaşındaki çocukların çalışmalarına bile hoş bakılmadığı bir dönemde aynı yaştaki çocukların dağa çıkmalarının kabul edilemezliğinin altını çiziyorlar. PKK ve BDP’nin bu ve benzeri karşı tatminkâr açıklamalar yapmak ve anneleri ikna edecek cevaplar üretmeleri gerekiyor. Ne var ki bunu yapabilmiş değiller. Nitekim son İmralı görüşmesinde de çocuklara ilişkin Öcalan’dan bir ses çıkmadı. Tüm toplumu meşgul eden ve grup toplantılarda hararetli tartışmalara vesile olan bu konunun BDP/HDP heyeti ile Öcalan arasında konuşulmadığı düşünülemez. Mutlaka bu konu da münakaşa edilmiştir. Fakat Öcalan ile Kandil ortaklaştırılan bir karar olmadığından olsa gerek kamuoyuna Öcalan’ın bu konuda ne düşündüğüne dair bir bilgi verilmedi. Şehit annesi Kararın yokluğu önemli hataların yapılmasına neden oluyor. Temas edilmesi gereken üç önemli hata var: İlki, BDP ve özellikle DBB süreci kötü yönetti. Kendi tabanını oluşturan aileler belediye hizmet binası önünde eylem yapmasına rağmen, BDP ve belediye yetkilileri uzunca bir süre bu ailelerle herhangi bir iletişim kurmadı. BDP ve DBB Eşbaşkanları Demirtaş ve Anlı, ancak eylemin başlamasından epey bir müddet geçtikten sonra aileler ile görüştüler. Oysa yapılması gereken ilk andan itibaren aileler ile temasa geçmek, onların söylediklerine kulak vermek, belediyenin imkânlarını onlara sunmak, dertleriyle hemhal olmaktı, acılarını paylaşmaktı. Bu tür bir tavır, BDP’nin şimdilerde şikâyetçi olduğu “ailelerin yönlendirilmeleri” durumunu da imkânsız kılacaktı. İkincisi, ailelerin belediye önünden uzaklaştırılmalarıydı. Belediyenin önünde oldukça geniş bir alan var. Aileler burada sınırlı bir alanı işgal ediyorlardı. Herhangi bir taşkınları yoktu, kimseye bir rahatsızlık vermiyorlardı. Belediyenin faaliyetlerine bir engel teşkil etmiyorlardı. Sürekli olarak demokratik tepkinin erdemini öne çıkaran bir partinin ve belediyenin bu demokratik eyleme toleransla yaklaşması lazımdı. Bunun yerine temizlik gerekçesinin annelerin bulundukları yerden çıkarılması, sığındıkları refüjde aniden çevre düzenlemesi yapılmaya başlanması yanlıştı. Üçüncüsü, ailelere karşı kullanılan dildi. PKK, eylemi Türk Psikolojik Savaş Dairesi’nin yeni bir hamlesi olarak niteledi ve ailelerin kendilerine karşı kullanılmak üzere devlet tarafından kandırıldığını söyledi. Demirtaş ise bazı aileleri istihbarattan aldıkları bedel karşılığında bu eylemi gerçekleştirmekle suçladı. Demirtaş adına talihsiz ve vahim bir ifadeydi bu. Ailelerin “hain”, ajan”, “provokatör”, “işbirlikçi” olarak yaftalanması gerçeği ifade etmiyor. Eylem kendiliğinden başladı ve büyüdü. PKK ve BDP’nin, devletin kullandığı sıfatlara başvurarak aileleri değersizleştirmeye çalışması, sorunu çözmüyor. Aksine, ailelerin yarasını da derinleştiriyor ve bu dili kullananları daha güç duruma düşürüyor. Barış annesi Çatışmaların yoğun olduğu dönemde asker ailelerinden beklenen bir davranış modeli vardı. Evlatlarının cansız bedenine sarılmış ve acıların en büyüğüne gark olmuş annelere-babalara mikrofon uzatılır ve onlardan “Vatan için canımız feda. Bir değil beş çocuğum daha olsa onu da şehit olmaya gönderirim” şeklinde bir söz alınırdı. Beklendiği gibi konuşan aileler basında göğe çıkarılır, siyasetçiler onların evlatlarının kanı üzerinden yollarına devam ederlerdi. Ama bunun dışına çıkan aileler de olurdu. Sayıları son derece az olmakla birlikte kirli savaşı sorgulayan, çocuklarının veya eşlerinin kaybetmenin hesabını soran aileler de çıktı. Onlar bir çocuklarını daha şehit olmaya göndereceklerinin sözünü vermediler, tek bir çocuğun daha ölmemesi gerektiğini ifade ettiler, ölümü değil yaşamı savundular. Lakin bu aileleri ne siyasetçiler, ne de ana-akım medya sahiplendi. Aksine bu aileler “PKK’nın ekmeğine yağ sürmekle” suçlandılar, lanetli muamelesi gördüler. Filmi terse sarmanın bir manası yok. Bugün çocuklarını savaşa kurban vermek istemeyen Kürt annelerini, 1990’ların fenomen programı Perde Arkası’nın Ertürk Yöndem’inden alınmış repliklerle itham etmek, en hafif tabirle, çok ayıp. Türk olsun Kürt olsun annelere ancak evlatlarını yitirdiğinde değer veren siyaseti terk etmek lazım. “Şehit annesi” veya “barış annesi” denilip sarıp sarmalananlar, çocuklarını canlı görmek istediğinde makbul olmaktan çıkıyor ve dışlanıyorlarsa, burada ahlaki bir duruştan bahsedilemez. Annelerin eylemi, bir milat. Birtakım siyasi sonuçlar doğurdu, doğuracak. Dolayısıyla bu mevzunun siyasi arenada konuşulması ve siyasi aktörlerin bunun üzerinden karşı karşıya gelmeleri normal. Ancak şu da görüldü ki, siyasetçilerin sadece birbirlerini suçlamaları bir çözüm doğurmuyor, annelerin derdine derman olmuyor. Sürecin tarafı olanlar, çocukları ailelerine kavuşturmak için bir işbirliği içinde olmalı. Yaralarına merhem bekleyen annelerin talebi bu; siyasete düşen bu talebi yerine getirecek biçimde hareket etmektir. 08-06-2014 / Star – Açık Görüş

Serbestiyet, 09.06.2015