.: Melik Nazır Esirci

“Bankalar, emme-basma tulumba değildir haaa!..”

Yıllar önce, bir seçim dönemi, ilimizin meydanında, taraftarı olduğum partinin mitingine gitmiştim. Partimizin lideri “faize karşı olması”yla biliniyordu. Faizin kötü bir şey olduğunu, aslında bir tür soygun olduğunu halka anlatmanın (kendine göre) en güzel ve esprili yolunu bulmuş ve hitaben şöyle demişti; “Eyyy Sakaryalı hemşehrilerim, bu gördüğünüz bankalar var ya bankalar, emme basma tulumba değildir haaaaa, sadece emme tulumbadır.” Tabiî kuvvetli bir alkış kopmuştu meydandan. Gerçi belki o meydandaki kalabalığın birçoğunun da bankada parası vardı. Ama olsun, parti liderinin söylediğini de alkışlamak gerekiyordu.

Halk arasında da, bankadan alınan paranın aslında kimseye yaramadığı, faizin haram olması vesilesiyle, bankadan (veya tefeciden) kredi alanın, o ana kadar işleri iyi olsa bile, günaha girdiği için işlerinin bozulduğuna inanılır. Gerçekten de, gerçek hayattan bilinen, tanınan birçok iş sahibinin başına, bankadan kredi aldıktan sonra gelenler düşünüldüğünde, kolay kolay buna kimse de itiraz edemez. Ama ara sıra da olsa, bankadan kredi alıp işini büyütenler de vardır. Nadirattan da olsa bu örnekleri de görmekteyiz. Pekiyi, neden bazılarının işleri, bankadan kredi aldıktan sonra bozuluyor da bazılarının işleri daha da büyüyor? Bunun sebebi ne olabilir?

Bir gün bir arkadaşımla bu konu üzerine sohbet ederken bana bunun sebebini, soruyu bilmeden söylemişti. Söylediği aynen şuydu: “Bankadan krediyi, borcunu kapatmak için alırsan batarsın ama işine yatırım yapmak için alırsan büyürsün.” Evet, işin sırrının ne olduğunu öğrenmiştim. Bankadan kredi alıp da işi bozulanlara baktığımda, çoğunun, işinde dara düştükten sonra, sıkıntının ilk başladığı anda da değil, işler sarpa sarmaya başladıktan sonra, tuzlu suya saldırmak gibi bankaya koştuklarını gördüm. Yani, normal ödemeler yapılamayıp, peşinden hukukî yaptırımlar başladıktan, borçlar kaldırabileceğinin üzerine çıktıktan sonra, sadece borcu kapatmak için kredi kullananlar, altından kalkamayacakları kadar bir maliyet yüklenip işlerini devam ettirme yolunu seçiyorlar. Tabiî olarak, işinin getirisi, yeni finans maliyetini ve diğer masrafları karşılayamadığı için, sadece filmin sonunu geciktiriyor, ama bu sefer sonu daha acıklı bitiyor. İnsanoğlunun algısı da, resmin sadece bankadan alınan kredi ve o kredinin yaramayıp, işletmeyi batırdığı kısmına odaklanıyor.

Bir diğer sebep de, müteşebbis bir ruha sahip ama tasarruf kültürüne yabancı halkımızın, mutlaka girişimci olmak istemesi, ama bu girişimi (öz sermayesi olmadığı veya yetersiz olduğu için) öncelikle borçlanarak (yani makineyi, malı, üreticiden veya toptancıdan borçla alarak), sonra eşten dosttan borç para bulup önceki borcu ödemeye çalışarak, peşinden bankadan kredi alarak, eşten-dosttan aldığını ödemeye uğraşarak, en sonunda da tefeciden borç para alıp bankanın borcunu kapatmaya çabalayarak yürütmeye çalışmasıdır. Tabiî ülkemizde sermaye kıt, ona ulaşım zor ve bu yüzden de pahalı olduğu için, sağlanan finansman yüksek maliyetli olmaktadır. Eğer yapılan iş, yüksek katma değerli bir iş değilse, pazarın zaten sığ olduğu ülkemizde kârlılık, finansmanın maliyetini karşılamamakta ve acı sonlar ve mağduriyetler yaşanmaktadır. Hüküm olarak da, “faizle para aldı yaramadı, yaramadığı için de battı” denmektedir.

Pekiyi, bankadan kredi, borcu kapatmak için veya yeniden yapılandırmak için alınmaz mı? Alınır elbette ama paranın fiyatının, yani faizin, yani finansmanın maliyetinin, işletmenin piyasa şartlarındaki kârlılığından daha düşük olması şartıyla. Bu nasıl olur? Paranın fiyatını yani faizi nasıl aşağıya düşürebiliriz?

Bunun için herkesin bilebileceği birkaç şartı sıralayayım.

1: Sermaye hareketlerini tamamen serbest bırakarak. Yani kredi açma, kredi verme hakkını veya yetkisini daha çok aktöre açarak. Burada, toplumda belki de en kötü insan kesimi olarak görülen “tefeciler”i kastediyorum. Bugün Türkiye’de tefecilik yasak. Yani, şahsî olarak bir kişinin diğerine parasını, bir kazançla vermesi suç. Suç olunca, bu işi yapanlar bu riski de maliyetlerinin üzerine yüklüyorlar ve dara düşmüş insana, piyasa şartlarından daha pahalıya parayı satıyorlar. Böyle bir yasak olmazsa, en azından, yasak olmanın, kanunî bir yaptırımla karşı karşıya kalma korkusunun maliyeti ortadan kalkacak ve para daha da ucuzlayacaktır. Yani tefeciler de banka faizine yakın bir maliyetle para verebileceklerdir.

2: Sermayenin üzerindeki her türlü vergi, harç, fon kesintilerini kaldırarak. Bugün bankadan 10 bin lira kredi almaya kalktığınızda, elinize 9500 lira veriyorlar. Daha baştan 500 tl KKDF kesiliyor. Ama 10 bin lira üzerinden borçlanıyorsunuz. Ayrıca, taksitlerin teferruatına baktığınızda, vergi, sigorta, fon ve ayrıca faiz olarak birçok maliyetin bindiğini görüyorsunuz. Bunlar kalkarsa, borç bir miktar daha az olacaktır. Ayrıca, sermayeyi ucuzlatmak için iş yapan bütün kurumların, kurumlar ve gelir vergilerini de mümkünse sıfırlamak gerekmektedir.

3: Nereden buldun diye sormayarak. Bu soru toplumda çok hoş karşılanmakta, elinde parası olanın bu parayı büyük ihtimalle kanunsuz bir yolla elde ettiği düşünülmekte, mümkünse devletin bu paraya el koyması beklenmektedir. Bu mantık da, insanların bu ülkeye para getirmesinin önünde en büyük engel olarak durmaktadır. Bunun için, elinde parası olan herkesin, parasını çok rahatça ülkeye sokmasına izin verilmeli. Şayet o kişi hakkında, suç olarak kabul edilen faaliyetler açısından bir şüphe varsa, suç tarafından yola çıkılarak üzerine gidilmelidir. Ama şu anda bu ülkede, elinde parası olmak, otomatik olarak şüpheyi üzerine çekmeye yetmektedir. Bu da sermayenin ülkemizde bollaşmasının önündeki en büyük engeldir. Bu da sermayenin fiyatının artmasının sebebidir.

4: Geçmişe yönelik ekonomik tedbirlerle, geçmişte gelen sermayeyi korkutmayarak. Maalesef bu ülkede, geçmişe yönelik vergiler konmuş (net aktif vergi gibi), parasını buraya getiren insanlar ürkütülmüş ve kaçırılmıştır. Sermaye en korkak ve en oynak aktördür. Geçmişte yaşananlar gelecekten de endişe edilmesine sebebiyet vermektedir.

5: Vergileri azaltarak. Böylece de işletmelerin sermayeye olan ihtiyaçlarını azaltmak, kredi veren kuruluşların kendilerinin para kazanmalarını sağlamaları için de para kullanacakların ayağına gidip para vermek için yalvarmalarını sağlamak. Bu da bankalar arası rekabeti arttıracak ve paranın fiyatını azaltacaktır.

6:  Bankaya para yatırana kötü gözle bakmayarak. Belki şu anda ülkemizde birçok insan, çevrede kendisine kötü gözle bakılacağını düşünerek, elinde kısa zamanda kullanmayacağı parasını bankaya götürmekten imtina etmektedir. Benim görüşüm, cebinde bir hafta kullanmayacağı 100 (yüz) lirası olan bir insan dahi o parasını götürüp bankaya emanet etmeli. Cepte boşta duran 100 lira bir haftalığına dahi bankaya bırakılsa ekonomiye çok büyük faydalar sağlayabilir.

Not: Bu konudaki dördüncü yazıyla bu seriyi kapatıyorum. Bu konuya nereden geldiğimizi merak edenler önceki üç yazıma bakabilirler.