.: Ünsal Çetin

Bankacılığı Savunmak

Liberallerin, gerçek liberallerin işi zor bu ülkede. Liberal iktisatçıların işi ise daha da zor. Partizanlar, demagoglar, şarlatanlar, menfaatperestler bol ama ‘iktisadî anlayış’ son derece kıt. Kelli felli köşe yazarları iktisadı kendi kişisel bağnazlıklarına kurban etmiş bir halde. Neo-Marksist hegemonyanın muhtelif, türlü çeşitli izdüşümlerini Beyaz Türklerin Marx aşkından Cumhurbaşkanımızın ‘faiz nefretine’ kadar görmek mümkün.

Küresel finans oligarşisinin servetini son yıllarda kat kat artırdığının ileri sürüldüğü bir köşe yazısında ayrıca bu oligarşinin kâr oranlarında ‘büyük çöküşler’ yaşadığı için dünyadaki bütün savaşları çıkardığını okumanız mümkün. Güya savaşlar finansal burjuvazinin daha da çok kazanması amacıyla çıkarılmaktadır. Bu iddia bir kenara, bir oligarşi ‘büyük çöküşler’ yaşayan kâr oranlarıyla nasıl olup da servetine servet katar, birisi bana açıklayabilir mi?

Başka bir yazıda ise küresel ekonominin bir terör sistemi olduğu söylenip, hemen ardından Mehmet Akif Ersoy’dan [Batılıların] “Yaşayışları dinimiz gibi sağlam” iktibası ile İslamcılık gösterişi yapılabilmektedir. İnsan sormadan edemiyor, dinimiz gibi sağlam yaşayışları varsa, nasıl olur da bir terör ekonomisi kurarlar?

İnsan bazen gerçekten hayret ediyor. Liberal iktisatçılar devlet bankalarını özelleştirin diye dursun, hükümet yeni kamu bankaları kurmaya devam ediyor. Ziraat Katılım Bankası’nın ardından Vakıf Katılım Bankası da faaliyete geçti. Anlaşılan sıradaki devlet bankasının adı da Halk Katılım Bankası olacak. Tehlike çanları çalıyor ve bu çanları duyan pek yok.

Gerçi kimilerine göre devlet bankalarını özelleştirmenin bir gereği kalmadı. Çünkü devlet bankaları kâra geçti. Devletlu olmanın avantajlarını sonuna kadar sömürerek, yani haksız rekabet avantajları ile kâra geçmiş olmaları ise dikkate alınmayan temel bir husus. Devlet bankaları, örneğin, negatif faizli kredilerin (popülist avanta kredilerinin) getireceği zararların Hazine tarafından karşılanması gibi uygulamalar sayesinde kârlı çalışmaktadır. Bu mantığı kabul edersek, devasa “görev zararlarının” devlet tarafından karşılandığı 90’larda da kârlı idiler. İflasa tabi olmamak önemsiz bir haksız rekabet avantajı olmasa gerek.

Anlaşılan devletimiz ekonomik kalkınma için doğru finansal kurumu bulmuş. Katılım bankacılığı geleneksel/faizli (ve acımasız) bankacılığın dezavantajlarına sahip değilmiş. Hatta bir anlatıma göre, (yine hepsi tek bir köşe yazısında ifade edili olmak üzere), ‘acımasız/faizli’ bankacılık müşterilerinden aşırı teminat istediği için risk almazmış, usulsüz komisyon/işlem ücreti gibi uygulamaları mide bulandırıcıymış, ekonomik büyümeye hizmet etmezmiş. Aynı zamanda katılım bankacılığı risk paylaşımını esas alması ve spekülasyonlara kapalı olması gibi özellikleri ile üstünmüş.

Doğrusu, finansın temel kavramlarının yeterince sindirilmediği açığa çıkıyor. ‘Acımasız’ bankacılık nasıl olur da risk almadığı halde spekülasyonlara teşnedir? ‘Acımalı’ katılım bankacılığının ise risk paylaşımını esas almasına rağmen spekülasyonlara kapalı olduğunu nasıl düşünebiliriz?

Bankacılığın risksiz bir iş olması mümkün mü? Devlet tarafından kayrılmadığı, bir tür iflas etmeme imtiyazına kavuşturulmadığı sürece bir banka nasıl risksiz çalışır? Bankacılar bilir,  bir kredi başvurusu değerlendirilirken müşterinin verdiği teminatlara/karşılıklara dayanılarak/güvenilerek kredi tahsis kararı verilmez. Müşterinin yaptığı işten doğacak olan gelecekteki nakit kazançlarının kredi geri ödeme taksitlerini karşılaması esastır. Bankacılar ne yapsalar kimseye yaranamayan bir meslek grubudur. Örneğin gayrimenkul sektörünün aşırı hızlı bir genişleme konjonktüründe, bu sektöre gidecek krediler için müşterilerden istedikleri teminatların tutarını artırırlar. Böylece daha basiretli ve temkinli hareket ederler. Çünkü geri dönmeyen bir kredi olduğunda, zararı yani kaybolan kaynağı Noel Babanın (yani devletin) cebinden karşılama güçleri yoktur. ‘Acımalı’ devlet bankalarının ise vardır.

Diğer senaryoyu da düşünelim. Gayrimenkul sektörünün aşırı hızlı bir genişleme konjonktüründe, bu sektöre gidecek krediler için müşterilerden istedikleri teminatların tutarını artırmazlar veya düşürürler. Eğer makroekonomik döngü kriz aşamasına girerse batık kredilerin oranı yükselecektir ve bankacılar bu sefer aşırı risk aldıkları için, toplumun kaynaklarını israf ettikleri için eleştirilecektir. Büyük ihtimalle iyi günlerde ‘ey acımasız bankacılar risk almıyorsunuz’ diyen aynı kişiler tarafından.

Faiz lobisi söylemine eşlik eden diğer bir ifade, ‘paradan para kazanmak’ da bankacılığa vurmak için kullanılır. Cumhurbaşkanımızın bir ifadesiyle, “Parayı finans sektörü kazanıyor, çileyi reel sektör çekiyor” diye iddia edilir. Bu iki tür bilgisizliğe işaret eder. Bir, para da bir maldır ve reel ekonomiye aittir. Para reel ekonomideki her işlemin bir tarafını teşkil eder. Maldan mal kazanmak nasıl meşru ve adil ise, paradan para kazanmak da öyledir çünkü paradan para kazanmak maldan mal kazanmakla aynı şeydir. İki, faiz ödemeleri ancak ve sadece üretimi düşürmek suretiyle gerçekleştirilebilecek türden harcama akımları değildir. Finansal ve reel sektör arasında merkantilist bir birliktelik bulunmaz. Faiz ödemeleri için üretimin düşmesi gerekmez çünkü üretim sıfır toplamlı alış–verişler süreci değildir. Finansal sektör reel sektörün zenginleşmesi pahasına kazanç elde etmez. Bilâkis, reel sektör kazandığı sürece, açılan krediler geri ödenecek ve bankalar da kazanacaktır.

Halk Katılım da yolda olduğuna göre devlet katılım bankacılığına göz dikmiş durumda. 2025 yılında katılım bankacılığının bankacılık sektörü geneli içindeki payının % 25 olması hedefleniyor. Kaynakların politik önceliklere göre kullanımının daha serbest ve daha büyük boyutlarda yapılabileceği bir devlet girişimciliği tehlikesi söz konusu. Bu devlet girişimciliğinin sözüm ona “İslamî” bir etiket altında yapılması iktisadın yasalarını ilga edemez. Bankacıların, ister faiz ister katılım payı diye adlandırılsın, devletin yapay fiyatları üzerinden kaynakları politik önceliklere göre yönlendirmek gibi bir görevi olmamalıdır. Devlet kredi tahsis işini bütünüyle özel sektöre bırakmalıdır. Bu yapılmazsa, katılım bankalarının ekonomik kalkınmaya katkıları gibi görünen şey özel bankaların aynı kaynaklarla yapabileceğinin sadece bir kısmı olabilecektir. Devlet katkısının görünür olması, bu katkının alternatif maliyetinin çok daha yüksek olduğunu görmemizi engellememelidir.