.: İktibas Yazılar

Ayşe Yırcalı – Diyarbakır’ın mesajı: Sağduyu

Diyarbakır’da sosyal hayat siyaset ile her an iç içe yaşanıyor. Gelişmeler birebir takip ediliyor, sözler ve söylemler halk arasında derinlemesine tartışılıyor. Algılar çok açık. Özellikle seçim sürecinde ve bugünkü çatışma ortamında insanlar taraflarca söylenen her sözü kendi vicdan süzgeçlerinden geçirerek bütünsel bir değerlendirme yapıyor.

HDP ve Demirtaş

7 Haziran seçimlerinde halkın HDP’ye gösterdiği yaklaşım siyasi bir partiden öte, Kürt halkının kenetlenmesi şeklinde okunabilir. Barışın devamına ve bir Kürt partisinin barajı aşarak meclise girmesine o kadar odaklanılmıştı ki, bütün siyasi söylemler bunun gerisine düşmüştü. HDP’nin dinamik ve katılımcı aday belirleme süreci ve seçim kampanyası sosyal tabanı daha da motive etti, sonuçta yüksek bir başarı elde edildi.

Seçimlerden HDP’nin bu kadar güçlü çıkmış olması, halkta bir özgüven yaratmış. “Kürtler için getirilen engel, Kürtler tarafından yıkıldı”, “El ele verdik ve barajı geçtik” memnuniyeti var. Normalleşmenin ve şiddetin durmasının bu hareketi güçlendirerek devam ettireceği, bu nedenle de HDP’nin barış şartlarını zorlayan taraf olması gerektiği düşünülüyor.

Ancak çatışmaların tekrar başlamasıyla HDP’ye barış ve silahsız çözüm için oy verenlerin bir kısmında bir hayal kırıklığı sözkonusu, desteklerinin amacı dışında kullanıldığına dair bir duygu hâkim. Bir Kürt partisinin seçim barajını aşarak 80 milletvekili ile parlamentoya girmesi sonrasında, çatışmaların neden tekrar başlatıldığına dair bir sorgulama başlamış. PKK’nın silah bırakması ve HDP’nin önünün açılması gerektiği düşüncesi baskın.

Barışın tesisi konusunda öne çıkan isim Selahattin Demirtaş. Kendisinin aslında “Türkiyeli” ve “birliktelikçi” olduğu, 6-8 Ekim’de lanse edildiğinin aksine şiddet taraftarı olmadığı ve bütüne bakıldığında halkın taleplerini, beklentilerini karşılamak adına iyi bir performans gösterdiği yorumları yaygın. Bunun yanında eleştiriler de mevcut. Tercih yapmak durumunda kaldığında hep PKK’dan yana tavır aldığı, hatta bazen daha sert bir söylem yürüttüğü söyleniyor ve ancak örgüt isterse bağımsız hareket edebilecek bir siyasi aktör olduğu vurgulanıyor. “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemini yanlış bulanlar ise esas odaklanması gerektiği konunun Kürtlerin hak ve talepleri olduğunu düşünüyor. .

PKK, Öcalan ve Kandil

HDP tabanından PKK’ya yönelik direkt bir eleştiri duyulmasa da kendi iç gruplarında, özellikle 40 yaş üzeri kitlede, bir tepki oluştuğundan söz ediliyor. PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi neden tekrar başlatmış olduğuna – özellikle de HDP meclise girmişken – anlam verilemiyor. Daha mesafeli değerlendirmelerde örgüte eleştiri seviyesi artıyor; şehir hayatını tamamen kontrol altına aldığı, diğer tüm grupları bastırdığı, devlete muhalif bir hareket iken şimdi kendi vesayetini kurduğu, iş sahipleri üzerinde baskı oluşturduğu öne sürülen sebepler arasında. Diğer yandan PKK’nın halkın Rojava hassasiyetini kullandığı ve kendi iktidarı için Türkiye’deki barışı tehlikeye attığı da ileri sürülüyor.

Abdullah Öcalan’ın etkisini sorduğumuzda “gerilla ve toplumun gözü Öcalan’dadır” cevabını alıyoruz, özellikle kadın ve çocukları Öcalan fikrinden uzaklaştırmanın mümkün olmadığı belirtiliyor. 2015 Newroz’unda ve diğer sosyal organizasyonlarda Öcalan figürünün çok baskın bir şekilde öne çıkması buna bir örnek olarak veriliyor. Kandil’in Öcalan’la zıt düşen açıklamalarının bir siyasi kurgulama olduğu, KCK’nın aslında onun politikalarını izlediği görüşü hâkim. Farklı görüşler ise Kandil’in Öcalan’ı kendi bekası için kullandığını, toplumsal tabanı tutabilmek için bir taraftan Öcalan güzellemesi yaparken, diğer taraftan karşıt açıklamalarla prestijine darbe indirdiğini söylüyor. Öcalan’ın tabanda etkisi devam etmese çoktan reddi miras yapılacağı ve üzerinin çizileceği duyduğumuz yorumlar arasında.

Kandil’deki bölünme konusunda ise fikirler genelde birbirine denk düşüyor. Yaklaşım farklılıklarının her zaman olduğu, bununla birlikte yıllar içinde bir PKK aklının oluştuğu belirtiliyor. Kandil’deki farklı kanatlar Öcalan olmazsa parçalanacaklarının farkında, şu an dışarıdan homojen ve koordineli görünmeseler de, en nihayetinde Öcalan ve Kandil birbirine yakınlaşacak, ilişki rehabilite olacaktır, yoksa örgüt dengeleri bozulur yönünde yorumlar var. Öcalan bir çağrı yapacak ve sonuçta eli daha da güçlü bir pozisyona gelecek görüşü hâkim. Dar gruplarda Öcalan’ın devletçi ve devlet eliyle yönetilen bir lider olduğu eleştirisinin yapıldığı da ekleniyor.

AKP, Davutoğlu ve Erdoğan

AK Parti algısı açısından en öne çıkan durum, partinin ve politikalarının tüm kesimler tarafından ciddi bir şekilde eleştirilmesi. Seçimlerde bölgeden gösterilen adayların belirlenme yöntemi ve adayların çoğunun toplumsal tabanı yakalayamayan kişiler olduğu herkes tarafından dile getiriliyor.

HDP tabanından gelen eleştiriler, Gezi sürecindeki yaklaşımlar, zırhlı karakol yapımı, doğanın tahrip edilmesi ve özellikle Kobani meselesi üzerine yoğunlaşıyor, çözüm süreci geciktirilerek somut adımlar atılmadığının üzerinde duruluyor. Daha mesafeli eleştiriler AK Parti’nin bölge politikasının belirsiz olduğu, eskiden toplumda karşılığı olan programının (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi) şimdilerde bölgeye hiç yansımadığı, artık toplumu muhalefet gibi görmeye başladıkları yönünde.

AK Parti’ye yönelik en derinlikli eleştiriler ise İslami kesimde. Bu eleştiriler partinin hem Kürtlere dair tutumu hem de genel parti politikaları üzerine. AK Parti’nin bu bölgeyi ve Kürtleri anlayamadığı ve dolayısıyla buradaki duyguyu yönetemediği dile getiriliyor. En çok vurgulanan hata ise AKP’nin İslam kardeşliğinin burada parti lehine işleyeceğini düşünmesi.

Buna dikkat çeken bir örnek, HDP’nin LGBT konusundaki duruşu. Görüştüğümüz bir kişi AKP, HDP’li eşcinsel adaylara yüklendiğinde, oradaki medrese hocasının bile bunu eleştirdiğini söylüyor. “LGBT konusu Kürtlere ters bir şeydir ama Kürtler bunun için HDP’ye oy vermemezlik etmez. Kürtler ideoloji için HDP’ye oy vermiyor, Kürtlük ve özgürlük meselesi için oy veriyor” diye ekliyor. AKP’nin ilk döneminde bir dava adına yola çıkmış kesimlerin yerini daha çıkarcı çevrelerin aldığı ve çalışacak düzgün insan bulmanın zorlaştığı dile getiriliyor. AK Parti’nin bu tarz yaklaşımları, AKP bölgeyi gözden çıkardı şeklinde okunuyor ve sadece HDP’lileri değil, AKP’ye oy veren Kürtleri de rencide ediyor. “AKP teveccüh, güç ve taban kaybetti”, “Biz mazlumdan mağrura döndük” düşünceleri zihinlerde.

Davutoğlu’na dair bölgede hâlâ bir sempati olduğunu, kendisine müzakereye açık, yaklaşımı olumlu bir siyasetçi olarak bakıldığını duyuyoruz. Özellikle Türklerin ve Kürtlerin işbirliği yaparak Orta Doğu’da birlikte güç kazanabileceklerine dair tezinin kabul gördüğü ve aslında meselenin ancak bu bakış açısı ile çözülebileceği için bu yaklaşımın tekrar devreye sokulması gerektiğinin altı çiziliyor..Ancak bununla beraber Davutoğlu liderliğinin Erdoğan’ın gölgesinde kaldığı, Kürt meselesi konusunda tüm kararların Erdoğan tarafından alındığı dile getiriliyor ve bu durumun da artık Davutoğlu açısından mazur görülmediği belirtiliyor.

Erdoğan ise en çok eleştirilen siyasi lider. Özellikle üstten ve ataerkil bakış ve incitici söylem dile getiriliyor. Kobani olaylarındaki tutum, Dolmabahçe mutabakatının reddedilmesi, Zerdüştlük gibi ifadeler en sık vurgulanan eleştiri noktaları. Barış sürecini başlatan lider olsa da masayı deviren kişi olarak da yine Erdoğan görülüyor, dolayısıyla son tahlilde çatışmasızlığın bitmesinin faturası ona çıkartılıyor. Her şeye rağmen, çözüm masasına dönülmesinin önünü açabilecek lider olarak da yine Erdoğan’a işaret edenler çoğunlukta. Ancak bunun için Erdoğan’ın Kürtlere olan bakışını revize etmesi gerektiği vurgulanıyor.

AKP’nin Kürtlere ve çözüm sürecine yönelik hatalarının, PKK tarafından güçlü bir propaganda malzemesi olarak kullanıma sokulmasının halk – özellikle gençler – üzerinde kısa zamanda çok etkili olduğu görülüyor. AKP’nin Işid’e destek verdiği, Erdoğan’ın yeniden seçime gitmek ve HDP’yi zayıflatmak için savaş koşullarını kullandığı söylemleri bu propagandanın ana eksenleri. Bu dilin Erdoğan’ı şeytanlaştırdığı, Erdoğan’ın ve AKP’nin ne söylediğinden ziyade burada nasıl tercüme edildiği önemli görülüyor.

Koalisyon mu seçim mi?

Şehirde bulunduğumuz günlerde AKP-CHP koalisyon görüşmeleri devam ediyordu. Çatışmaların başlamasının hemen ardından bir CHP heyetinin Diyarbakır’ı ziyaret etmesi olumlu bir hava uyandırmış. AKP-CHP koalisyonunda çözüm sürecinin yürüyebileceğinden hareketle, bu iki parti arasındaki koalisyona olan talep ve destek çok kuvvetliydi. Erken seçim istenmiyor, olsa da seçim sonucunun değişmeyeceği söyleniyor. Hatta HDP’nin daha da güç kazanabileceği, AKP’nin ise bölgede aday bulmakta bile zorlanabileceği ve mevcut oyunu da kaybedeceğinden bahsediliyor. MHP ile koalisyon ise en son istenen şey, bu bir savaş koalisyonu olarak görülüyor.

Ortak istek, çatışmaların durması

Diyarbakır’da herkesin isteği çatışmaların durması, müzakere masasının tekrar kurulması. Çözüm sürecine askıya alındı diye bakılıyor, ancak Oslo sonrasında çatışmaların 14 ay sürdüğü hatırlatılarak arayı uzatmanın toplumsal maliyetine dikkat çekiliyor. Bununla beraber, çatışmaların uzamasının “Biz bölünüyoruz korkusu” yaratabileceği, seviyesinin artmasının bazı ilçelerde halk arasında gerilimlere yol açabileceğinden bahsediliyor. Süreç uzadıkça gençlerde bir öfke birikimi olabilir, dağa çıkışlar artabilir deniyor. Ortamın kızışması, söylemlerin sertleşmesi toplumsal dengenin elden kaçması için bir risk.

Sürecin eksikleri

Çözüm sürecinin şimdiye kadarki yürütülme şekline dair birçok eleştiri var. Hükümetin bir çerçeve ilan etmesi gerektiği, bunun yapılmamış olmasının süreci itibarsızlaştırmayı mümkün kıldığı düşünülüyor. Bir izleme heyetinin kurulmamış olması diğer öne çıkan eksik. Bütün görüşmelerin PKK-Kandil-HDP eksenine oturtulması ve diğer Kürt kesimlerin dışarda bırakılması önemli bir diğer eleştiri konusu.

Süreç boyunca somut adımların atılmamış ve halka somut mesajların verilmemiş olması, sadece masada ve heyetler kapsamında konuşulması, Dolmabahçe mutabakatının hayata geçirilmemesi başarısızlığın en temel nedenleri olarak dile getiriliyor. Zaten 30 senelik bir güvensizlik zemini üzerinde giden bu zor süreçte sert dil ve yaklaşımlar devam ettirilince, güven verici adımların atılması gecikince – mesela hasta tutuklular konusunda yavaş davranılınca- güvensizliğin iyice arttığı söyleniyor.

Öte yandan, süreç boyunca kamu düzenini zedeleyecek hareketlere göz yumularak, PKK’nın aslında güç kazanmasına yol açıldığı ve örgütün şehirlerdeki yapılanmasını ciddi bir şekilde güçlendirdiği söyleniyor. Son zamanlarda gerillanın yerleşim merkezlerinde rahatça halk içine karışabildiği gözlemleniyor ve bunun belli bir rahatsızlık yarattığı belirtiliyor. Özellikle Kobani’den beri örgüt tarafından halktan haraç, vergi alınması – sadece zenginlerden değil, orta kesimden de -, köy ve ilçelerin örgüt tarafından silahlandırıldığı, adli komisyonlar işletildiği bir çok kişi tarafından dile getiriliyor. Hüdapar-örgüt arasında yaşanabileceklere dikkat çekiliyor.

Kim ne yapmalı?

Bütün bu eleştirilere ve gelinen noktaya rağmen, Diyarbakırlılar bu dönemin çıkmaz sokak olmadığını düşünüyor, sürece dönüleceğine dair inanç güçlü. Hatta bu sefer daha ciddi bir şekilde masaya oturulabileceği düşüncesi mevcut.

Sürecin önünün açılması için, öncelikle PKK’nın ateşkes ilan etmesi ve hemen, eşzamanlı olarak operasyonların durması gerektiği ortak kanaat. Akabinde görüşmelerin tekrar başlatılması, HDP’li bir heyetin süratle İmralı’yı ziyaret etmesi halka verilecek mesaj açısından önemli. Devlet, Öcalan ve siyasi taraflar arasındaki görüşmelerin seri bir şekilde yapılmaya başlanması gerekiyor. Bununla beraber tüm kesimlerin bir araya gelerek bir tavır geliştirmesi ve hem PKK hem devlete süreçte kalmaları için çağrı yapmaya devam etmesi öneriliyor.

Erdoğan ve Öcalan’ın masaya oturacak iki lider olduğu ve barışın önünü açılmasının onlardan beklendiği genel bir kabul. Öcalan’ın çatışmalara müdahale etmesi, Erdoğan’ın da söylemini yumuşatarak süreci tekrar başlatması bekleniyor. Öcalan’ın koşullarının rahatlatılıp, fikirlerinin kamuoyuna duyurulabilmesi çok faydalı olur diye öneren bir kişi “4-5 kere TV’ye çıksa müthiş olur, bir tabu yıkılır” diye ekliyor.

Sürecin devamında ise, müzakerelerin tarih ve adımlarının belli olduğu bir çerçeveye oturtulması gerektiği; PKK’nın sınır dışına çekilmesi ve Türkiye’deki silahlarını bırakması, PKK’lıların siyasi/hukuki durumlarını somut bir şekilde takvime bağlayacak bir program öneriliyor.

İzleme heyeti görüştüğümüz herkes tarafından gerekli görülen bir kurumsal mekanizma ve bir toplumsal karşılığı olduğu söyleniyor. Sivil aydınlardan ve siyasi parti temsilcilerinden oluşabilecek bir heyet, manipülasyonu önleyebilecek etkili bir aktör olabilir. Bir çeşit şahitlik olarak değerlendirilmesi gereken bu işlevin, ne kadar aktif (çekilme güzergahlarında olan ve/veya taraflarla görüşen) bir heyet olacağına siyasiler karar verebilir. Üçüncü göz meselesine ise çok elzem bakılmıyor; özellikle izleme heyeti olursa – başka bir devlet tarafından doldurulacak – bir 3. göz ihtiyacı da ortadan kalkar deniyor.

Olumlu bir etki yaratacak bir girişimin ise Kobani’nin yeniden inşasına verilecek katkı olduğu dile getiriliyor. Devlet eli ile olmasa bile sivil toplum kuruluşlarına sağlanacak destek ile bu sürece sahip çıkılması öneriliyor.

En önemlisi toplum

Çözüm sürecinin uzun vadeli başarısı için sosyal dinamikleri dikkate almak şart. “Sadece hukuki ve siyasala hedeflenmiş bir çözüm süreci PKK’ya silah bıraktırsa bile bu sosyolojiyi değiştirmez diyen” bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi bunun hükümet tarafından şimdiye kadar görülmediği düşüncesinde. Farklı inançlara yaklaşımdaki problemler, Alevi meselesinde hâlâ tatmin edici bir yol alınmamış olması, yerel yönetimlerin zayıf bırakılması bu anlamda iyileşmeyi önlüyor. Anadilde eğitim hakkı ise çözümün esas meselesi olarak görülüyor.

Diyarbakır’da devlet tarafından hayata geçirilen sosyal projelerin çok eksik olduğu belirtiliyor. Gençler Kürt illerinde spor ve gençlik kamplarının açılmasını istiyor. Çocuklar ise en çok eğilinmesi gereken mesele; Diyarbakır nüfusunun yüzde 60’ı 18 yaş altı çocuk ve gençlerden oluşuyor ve bu kesime yönelik sosyal, ekonomik, kültürel, sanatsal projeler çok az. Yoksulluk en önemli sorun olarak hâlâ ortada duruyor.

Seneler boyunca sistem tarafından değersizleştirilmiş, her türlü zulme maruz kalmış zor durumdaki ailelerin belirli bir karamsarlık ve hayal kırıklığı içinde olsalar bile sürece sıkı sıkıya tutunduklarını görüyoruz. Diyarbakır sağduyusuyla askıya alınan çözüm sürecini yeniden kucaklamayı bekliyor.

Al Jazeera Turk, 20.08.2015

Ayrıca bakınız...

ebrops

Ertuğrul Başer ile Söyleşi

Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ...