.: M. Murat Erdoğan

Aydan Özoğuz’la gelen şans

Özoğuz, Türkiye kökenli politikacılar içinde kendisini en iyi geliştiren ve kapasitesi en yüksek olanlardan birisi olarak uzun süredir dikkat çekiyordu.

Yeni dünyanın en önemli merkezlerinden birisi haline gelen ve özellikle AB üzerindeki etkisi ile AB’nin fiili patronu olan Almanya’daki siyasi gelişmeler sadece Almanya’yı değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor. Almanya’da 22 Eylül 2013’te yapılan ve Angela Merkel’in liderliğindeki Hıristiyan Birlik Partilerinin (CDU/CSU) ciddi bir seçim zaferi ile sonuçlanan seçimlerin üzerinden üç ay geçti ve koalisyon şekillendi. Koalisyon anlaşması imzalanmış olsa da yeni hükümetin göreve başlaması biraz daha zaman alacak, muhtemelen de yılbaşından sonraya kalacak. Diğer önemli ayrıntılara girmeden önce belki de öncelikle ele alınması gereken konu Almanya’da seçim sonrasında yaşanan demokratik olgunluk ve müzakere alışkanlığına dikkat çekmek gerekiyor. 
Seçimler üç ay önce yapıldı, koalisyonun küçük ortağı Liberaller (FDP) tarihi bir yenilgi ile % 5 barajının altında kalarak meclise giremedi ve yeni bir hükümetin kurulması gerektiği açık bir biçimde ortada olmasına rağmen Almanya’da sistem tıkır tıkır işlemeye devam etti. Ülkenin kritik konuları yeni dönemdeki hükümete bırakılsa da devletin iç ve dış politikasındaki genel işleyişinde neredeyse hiçbir aksaklık yaşanmadı. Ne yeni gelen milletvekilleri ne de gidenler telaşa kapıldılar. Bürokrasi sarsılmadı, ciddiyet ve ama aynı anda müzakere süreci gayet sağlıklı, şeffaf ve en önemli müthiş bir katılımcılık örneği ile gerçekleştirildi. Bize belki de çok da heyecanlı gelmeyen seçim süreci ve sonrasındaki koalisyon görüşmeleri, liderlik karizmasının değil, tabanın isteklerinin ve parti kurumlarının ön plana çıktığı bir süreçle netleşti. Vatan hainlikleri, milletvekili transferleri, daha seçim öncesinde ‘bununla asla’ diyenlerin yön değiştirmeleri gibi hususlar neredeyse hiç yaşanmadı. 

Kazanan Alman toplumu 

Kazanan Almanya, Alman toplumu oldu. Almanya’daki demokrasinin eksikliklerinden tabii ki söz edilebilir. Özellikle her geçen gün siyasal ilgisizliğin artması, siyaset yapım sürecinin toplumdan soyutlanması, yabancılarla ilgili politikalarda ortaya konulan engeller vb pek çok sorundan söz etmek mümkündür. Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki 1945 sonrasında üstelik Almanlara adeta dikte ettirilen yeni demokratik düzen toplumda kök salmış ve mümkün olan en kapsayıcı ve işlevsel demokratik sistemlerden birisi yaratılmıştır. Son seçimler ve koalisyon sözleşmesinde ortaya konulan müzakere süreci de bunlardan birisidir. Seçimlerde sadece 5 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu kaçıran ve koalisyon yapmak zorunda kalan Hıristiyan Demokratlar’ın önce Yeşiller, ardından da Sosyal Demokratlar’la yürüttüğü görüşmelerde, yangından mal kaçırırcasına ve “kervan yolda düzülür” yaklaşımı değil, “geleceğin Almanyası’nı nasıl kurarız ve partilerimiz kendi seçmenlerini nasıl tatmin edebilir” kaygısı ön plana çıktı. En önemlisi bu süreç, parti liderine ya da yöneticilerine değil, sürekli olarak tabandan destek alınacak şekilde yürütüldü. Alman Sosyal Demokrat Parti’nin bu çerçevede yaptığı ‘koalisyon için üyelerden onay alma’ yaklaşımı, demokrasiyi bir adım daha güçlendirdi. Böyle sorumluluk ve görüş paylaşımı sağlanmış oldu. Koalisyon koltuklarında oturanların yükümlülüğü de arttırılmış oldu. SPD’nin toplam 474 bin 820 üyesine mektupla görüşü soruldu. Üyelerin 369 bin 364’ü yani % 77’si oylamaya katıldı. Oylamaya katılan SPD üyelerinin yüzde 75,96’sı partilerinin büyük koalisyonda yer almasına onay verdi. SPD liderlerinin gençleri ikna etmesi daha zor oldu. Yeni bir Merkel hükümetinin Almanya’da sosyal ve ekolojik tahribatlara yol açacağı, sosyal adaletsizliği derinleştireceğine dikkat çeken ‘genç sosyalistler’ özellikle SPD’nin gençlik örgütü JUSOS, karşı kampanyalar yürüttüler. Ama neticede hükümet çok geniş bir kitlenin uzlaşması ile koalisyon anlaşmasını onaylamış oldu. Almanya’da konu ‘kimin bakan olacağı’ değil, ‘hangi politikanın uygulanacağı’ noktasında tartışıldığı için bakan isimleri ikinci hatta üçüncül bir konu olarak ele alındı. 

3 milyon Türkiyeli 

Almanya’da 22 Eylül’de yapılan seçimlerin neredeyse tek kazananı Merkel liderliğindeki CDU/CSU olmuştu. Son dönemde biraz yükselişe geçerek oylarını % 2,7 arttırıp % 25,7 oy alsa da Peer Steinbrück’ün şansölye adaylığındaki SPD mağlubiyeti daha başından kabullenmişti. Seçimin gerçek kaybedeni ise Liberaller oldu. FDP, Alman siyasetinde kolay kolay yaşanmayan bir düşüşle, 2009 seçimlerindeki % 14,6 oyundan % 9,8’i kaybederek hem 4,8’e gerilemiş ve % 5’lik seçim barajının altında kalarak, kurulduğundan bu yana Bundestag’a girmeyi ilk kez başaramamıştı. Seçimlerde Sol Parti % 3,3 kayıpla % 8,6, Yeşiller ise % 2,3 oy kaybı ile % 8,4 oy aldılar ve Bundestag’da yer aldılar. Bütün bu sonuçlar Merkel’in siyasi gücünü daha fazla perçinleşmiş oldu. Bu durum, onun liderliğindeki CDU/CSU ile koalisyon yapmak isteyen partilerin de tedirginliğini arttırdı. Çünkü güçlü ve politikalarını koalisyon partnerini çok da dikkate almadan uygulayan Merkel’in 2005-2009 arasında SPD ile koalisyonu SPD’yi tarihi bir düşüşe itmiş, eritmiş, 2009-2013 arasındaki Liberaller ile koalisyonu ise FDP’yi tüketmişti. Dolayısıyla Almanya’daki yeni koalisyonun partneri için daha en baştan tabanında erime potansiyeli son derece yüksek görünmektedir. Bunun için Yeşiller, bir sonraki seçimlerde FDP’nin kaderini paylaşmamak için koalisyondan adeta kaçtı. SPD ise öncelikle CDU/CSU’nun 311 milletvekilliğine karşın sadece 193 milletvekilliği olsa da öncelikle seçmenine vaat ettiği politikalar konusunda iyi pazarlık etmeye çalıştı ama bununla da yetinmeyip, bunun sorumluluğu mümkün olan en geniş danışma mekanizması ile partiye yaymayı tercih etti. Neticede üzerinde anlaşılan koalisyon protokolü, her iki (hatta üç) tarafın da tam tatmin olmasa da ulaşabileceği bir biçime dönüştü. 
Almanya’da yaşayan 3 milyonu aşkın Türkiye kökenli bakımından koalisyon anlaşmasının önemi büyüktü. Bu hem doğrudan göçmenlikten/göçmen kökenlilikten kaynaklanan sorunlar hem de Türkiye ile ilişkiler bakımından önemliydi. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi-HÜGO’nun yaptığı araştırmada 22 Eylül 2013 Bundestag seçimlerinde Türkiye kökenli 950 bin civarındaki oy hakkına sahip Alman vatandaşından % 70’inin sandığa gittiği tespit edilmişti. Bu son derece umut verici yüksek katılım 11 Türkiye kökenli milletvekilinin Bundestag’da yer almasında da etkili olmuştu. Ama burada asıl ortaya çıkan önemli tablo Türkiye kökenli Almanların oy tercihleriydi. Türkiye kökenlilerin son seçimlerde SPD’ye % 64, Yeşiller ve Sol Parti’ye % 12’şer, CDU/CSU’ya ise % 7 civarında oy verdiğinin tespit edildiği araştırmada Türklerin tercihlerinin beklendiği üzere Sosyal Demokratlar olduğu açık biçimde ortaya çıkmıştı. Bu sonuç koalisyon görüşmelerinde ‘çifte vatandaşlık’ konusunu çok ciddiyetle gündeme getirmesinde de kısmen etkili oldu. Her ne kadar ‘opsiyon modeli’ gibi ölü doğmuş proje bu vesile ile ortadan kaldırılmış ve Almanya’da doğanlar için çifte vatandaşlık konusundaki duvar aralanmış olsa da Almanya’da doğmamış ama mesela 40 yıldır orada yaşayan Türklerin çifte vatandaşlığına yine de izin çıkmadı. Daha vahimi bu konuda rencide edici güvenlikçi söylemin bir türlü aşılamamasıdır. Koalisyon metninde Türkiye-AB ilişkilerinde ise beklenilenin ötesinde bir gelişme olmadı. Gerçekçi olmak gerekirse, “Müzakereler devam etmelidir ama ucu açık bir süreçtir, sonu garanti edilemez” şeklinde formüle edilen söylemden daha fazlasını Merkel liderliğindeki bir hükümetten, hem de bugün kriz içinde boğuşan bir AB söz konusu iken beklemek de zaten mümkün değildi. 
Koalisyonun en çarpıcı sürprizi ise Aydan Özoğuz’un Federal Almanya’da Devlet Bakanlığı görevine getirilmiş olmasıdır. Almanya-Türkiye arasında 1961’de yapılan anlaşmadan üç yıl önce ailesi Almanya’ya göçen ve 1967’de Hamburg’da doğan Özoğuz, Türkiye kökenli politikacılar içinde kendisini en iyi geliştiren ve siyasetçi kapasitesi en yüksek olanlardan birisi olarak zaten uzun süredir dikkat çekiyordu. SPD Genel Başkan Yardımcılığı’na % 86 oyla seçilen Özoğuz’un Göç, Mülteciler ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilmesi, hem Aydan Hanım için kişisel bakımdan büyük bir başarıdır hem de daha 1989’da vatandaşlığa geçen bir kişiyi Federal Kabine’ye alma güvenini gösteren Almanya’nın bir başarısıdır. Özoğuz’un M.Böhmer’den devralacağı bu görev, Almanya’nın yabancılar politikasının liberalleşmesinde de Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde de etki yapabilecek bir kapasiteye ve imkâna sahip görünmektedir. Almanya’da yerleşik hale gelen ve toplumun her alanında varlığını gösteren Türkiye kökenlilerin gurur duyulacak bu yükselişini, Türkiye ile Almanya arasında her alanda işbirliğinin geliştirilmesinin katalizatörleri olarak görmek için korkularımızdan arınmak yeterli olacaktır. 

Bu yazı Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.