.: Hür Fikirler

Burakhan Çalışkan – Atilla Yayla ve Muhalif Olmanın Haklılığı

Hukuk, demokrasi ve özgürlükler söz konusu olunca eleştiri genellikle ve doğal olarak iktidara yöneltilir. Ne var ki demokrasi ve özgürlüklerin karşısında -çoğu zaman öyle olsa da- her zaman yalnızca iktidar olmaz. Pekala bir ülkede muhalefet partileri ya da muhalefet seçmeni de özgürlüklerin kısıtlanmasını isteyebilir, demokrasinin bize fazla geldiğini düşünebilir. Bunu fark etmek için her zamankinden daha dikkatli olmak gerekir. Bir iktidar partisinin ya da seçmeninin hukuka aykırı hareketi ya da devletçi söylemi daha kolay anlaşılmaktadır zira icra kısmında da söz sahibidir. Ancak muhalefet genelde eleştiren ve yalnızca konuşan pozisyonda olduğu için gerçeklikten uzak bir şekilde özgürlükçü zannedilir.

Maalesef bugün Türkiye’de de yaşanan da aşağı yukarı bundan ibaret. Beklenen odur ki muhalefet partileri en azından iktidara gelene dek özgürlükçü söylemler geliştirir ya da en basit tabirle bunun taklidini yapar. İktidara gelince de bir anlamda özlerine döner ve devletçi, otoriter uygulamaları yürürlüğe koyarlar. Ne var ki bizim ülkemizde muhalefet partileri bunu dahi yapamıyor. Bunun bence en önemli nedeni özgürlükçü taklidi yapamayacak kadar otoriter olmaları. Burada elbette büyük bir genelleme yapmak doğru değildir. Teker teker muhalefet partilerinin vekilleri ya da mensupları arasında özgürlükçü insanlar olabilir. Onlar da zaten Türkiye siyasetine renk katan siyasetçilerdir. Ancak bununla birlikte gerek parti politikaları gerekse de seçmen davranışları itibariyle maalesef amaçlanan genel itibariyle iktidarı daha özgürlükçü ve adil bir politika yapmaya zorlamak ya da iktidara gelip bütün bu sorunları çözmektense intikam almak ve kadroları kendi mensuplarıyla doldurmaktan ibaret.

Burada parti politikaları ya da teşkilat mensupları yeterince açık olmayabiliyor, ne var ki seçmen davranışları özellikle sosyal medyada bize epey bir veri sunuyor. Örneğin X partisinin lideri Suriyeli mülteciler hakkında menfi yorumlar yaparken daha dikkatli oluyor ancak aynı X partisinin seçmeni sosyal medyada –hele de anonimse- nefret suçu diyebileceğimiz davranışlarda bulunabiliyor.

Elbette aynı şey iktidar partisi için de geçerli. Onları destekleyen ve kimi zaman anonim olarak paylaşım yapan insanlar sosyal medyada dengeyi tutturamayabiliyor. Ancak burada ele aldığımız asıl mesele iktidarı demokrasi ve özgürlük noktasından eleştirip bizzat demokrasi ve özgürlük karşıtı söylemlerde bulunmak. Bu üzücüdür ki yıllar gittikçe daha da vahim bir hal alıyor. Son örneği ise Prof. Dr. Atilla Yayla’nın Twitter hesabından yaptığı paylaşım ve altına gelen yanıtlar.

Atilla Yayla ne yazmıştı?

Haksız ve hukuksuz şekilde beni işten uzaklaştıran Haliç Üniversitesi’ne karşı iş mahkemesinde açtığım davayı Yargıtay kararı ile kaybettim. Yargıtay bir de davalı lehine vekalet ücreti çıkartmış. Haliç Üniversitesi ise hakkımda icra takibi başlatmış. Nerede kalmıştık?

Burada Yargıtay’ın Atilla Yayla ile ilgili vermiş olduğu bir kararın eleştirisi var. Ben meseleye hakim değilim ve bu yüzden içerik ile ilgili tartışmaya girmiyorum bile. Zaten asıl ilgi çekici olan gelen cevaplar. Bunları biraz olsun okuduğumuzda şunu görüyoruz. Kendilerinden olmayanın uğradığı / uğradığını iddia ettiği haksızlık pekala karşı taraftakileri sevindirebiliyor. İlk iş olarak arşivden makaleler ve röportajlar çıkartılıyor ve deyim yerindeyse zaten hak etmişti deniliyor.

Daha da ileriye gidilirse iktidarı ve yargıyı eleştirenler bu karardan sonra adeta yargının tekrar iyi bir şekilde (istedikleri şekilde?) çalıştığını düşünerek mahkemeyi öven ifadeler kullanabiliyor. Ya da benzer şekilde misliye ödenmesi gerektiği söylenebiliyor.

Yine bir başka eleştiride ise tweet sahibinin yalnızca kendisiyle ilgili bir davada mahkemeyi eleştirdiği rahatlıkla söylenebiliyor. Peki kısa bir arşiv taramasıyla bunun yanlışlığı ispatlanabilecekken neden böyle diyorlar? Çünkü muhalif olmanın verdiği bir konfor var ve her söylem haklılık içeriyor.

Örneğin henüz geçtiğimiz günlerde Atilla Yayla Kavala İddianamesi başlıklı yazısında yargının son durumu üzerine esaslı bir eleştiri getirmişti;

Türkiye’de yargısal sorunların bir bölümü iddianameler aracılığıyla doğuyor. İddianamelerde karşımıza çıkan ana problemler şöyle sıralanabilir:

1. İddianameler çok geç hazırlanıyor. Bazı davalarda iddianameler hazırlanırken sanıklar içerde tutuluyor. Uzatılan tutukluluklar hüküm tesis edilmeden cezalandırmaya dönüşebiliyor

2. İddianamelere yeterli özen gösterilmiyor. İlk başta dilde özensizlik dikkat çekiyor. İddianamelerde anlamsız ifadelere rastlamak sürpriz olmaktan çıktı. Metinlerde mantıksal ve hukukî tutarlılık da yeterince güçlü olmayabiliyor.

3. İddianamelerin somut delillere dayanması ve deliller üzerinden suç tespitine gidilmesi gerekirken bazen yorumların ağırlıklı olduğu ve bu yorumlardan suç ve suç delili üretmeye çalışıldığı görülüyor. Oysa suçların ceza kanunda sayılmış ve yoruma yer bırakmayacak kadar açık şekilde tanımlanmış olması gerekiyor.

Topluca bakıldığında birçok yargılamanın zayıf, hatta tamamen temelsiz iddianamelere dayandırıldığı anlaşılıyor. Bu durum sadece yargılanan insanları ve ailelerini hırpalamıyor, Türkiye’deki hukuk sistemine ve demokrasiye de büyük zarar veriyor. Bu yüzden, iddianamelerin daha kısa sürede ve hukukî düzenlemelere, standartlara ve ölçülere daha fazla uyarak hazırlanması lâzım. Bence Adalet Bakanlığı bu konuya özel olarak eğilmeli…

Osman Kavala yaklaşık 15 aydır içerde. Aylardır kendisine isnat edilen suçlarla ilgili iddianamenin hazırlanmasını ve yargılamanın başlamasını bekliyordu. Sonunda iddianame açılandı. İddianame Kavala ve başka bazı kimseler hakkında ağır cezalar talep etmekte. Ne yazık ki, benim görebildiğim kadarıyla, Kavala iddianamesi de yukarda işaret ettiğim kusurlarla malul.

Ne var ki birileri için bunlar eleştiriden sayılmıyor. Zira bugün iktidarı eleştirmek için en azından içinde diktatör, siyasal islam, faşizm kelimeleri geçen ve birkaç kişiye veya kuruma küfredilen siyasi analizler yapılmalı. Aksini yaparak itidalli bir yaklaşımla olayları ele almak, iktidara ve muhalefete hakkaniyetli eleştiriler getirmek en basit haliyle bugün eleştiriden sayılmıyor. İlginçtir ki bu şekildeki eleştirileri eleştiriden saymayanlar daha sonra ülkedeki kutuplaşmadan şikayet edebiliyor. Ne diyelim, muhalif olmanın haklılığı…

15 Mart 2019