.: Atilla Yayla

Kim bu liberaller? Ne istiyorlar?

Liberalizm ve liberaller, Türkiye’nin entelektüel arenasına 1980’lerin sonlarında, 1990’ların ilk yıllarında Liberal Düşünce Topluluğu marifetiyle girdi. Yirmi yıl içinde büyük bir liberal düşünce külliyatı oluştu ve birçok liberal fikir insanı yetişti. Bazı çevreler yıllarca liberal fikriyata iyi gözle bakmadı ve liberallere hoş olmayan sıfatlar yakıştırdı. Son yıllarda durum değişti. Artık liberalizmi Türkiyeli liberallerden ayrı tutmaya ve onlara “sözde liberal” gibi etiketler iliştirmeye çalışıyorlar. Bu, büyük bir ilerleme. Umarım aynı çevreler bir gün ya liberallerin kıymetini anlar ve haklarını teslim ederler ya da “sözde olmayan” liberalliğin fikrî, felsefî, ahlâkî köklerini ve açılımlarını mevcut liberalleri “sözde liberal” olmaktan çıkmaya mecbur edecek şekilde açıklarlar.

Liberalizm artık bu ülkede var ve itibarı hayli yüksek. Ancak kimin liberal olduğu konusunda kafalar karışık. Liberallerin yer yer iç içe geçen iki ana grup hâlinde tasnif edilmesi mümkün. İlk grup, ağırlıklı olarak akademisyenlerden ve onlarla uyum içindeki medya mensuplarından müteşekkil. Bu grupta ideolojik yelpazenin her kanadından gelen (eski muhafazakâr, İslamcı, milliyetçi, sosyalist, sosyal demokrat, Kemalist vb.) insanlar var. Çizgileri felsefî bakımdan otantik liberalizm olan ve tarihî olarak Lenin, Mussolini, Hitler, Stalin gibi despotların ve faşizm, nasyonal sosyalizm, komünizm gibi totaliter yaklaşımların şiddetle karşı çıktığı klasik liberalizm. Klasik liberaller, bireyin doğuştan gelen hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarına, bütün sivil özgürlüklere ve piyasa ekonomisine önem veriyor ve devlet yapılanmasının onlara göre şekillenmesini istiyor.

İkinci grup, ağırlıklı olarak medyada beliren, genellikle Marksist sosyalist geçmişten gelen, bugün daha ziyade demokrasiyi savunmakla temayüz eden kimselerden oluşuyor. Medya tarafından liberal adıyla anılan ve asıl eleştirilere muhatap olan bu grup, ilk grup kadar homojen değil ve içindeki bazı kimselerin liberalizm anlayışları net olmaktan uzak. Aralarında kendine liberal demeyenler var. Bazılarıysa naif fakat şiddetli liberalizm eleştirileri yapıyor, liberalizmi neredeyse bir bütün olarak veya, ekonomik yahut siyasî liberalizmi tanımamak suretiyle, yarı yarıya reddediyor. Buna rağmen medya hepsine liberal diyor. Bir başka karışıklık klasik liberalizm ile Amerikan liberalizmi de denen refah devletçi (veya eşitlikçi-müdahaleci) liberalizm arasındaki farkı görememekten çıkıyor. Akademik dünyamızda klasik liberal çizgi ağır basıyor ama yavaş yavaş refah devletçi liberalizm geleneği de (Rawls, Dworkin çizgisi) oluşuyor. Tahmin ediyorum ki, bu çizgi gelişmeye devam edecek ve onun içinde bazı akademisyen ve gazeteciler bir araya gelecek. Keza, yine daha çok Amerika menşeli olan liberteryen-anarko-kapitalizm de zaman içinde güç kazanıp tartışmalara katılacak. Yani yakın gelecekte dünyada olduğu gibi Türkiye’de de üç grup liberal düşünce içinde boy gösteriyor olacak: Klasik liberaller, refah devletçi liberaller ve anarko-kapitalistler.

Bu özet gösteriyor ki, liberaller bir monolitik bütün değil. Farklı gruplar hatta nevi şahsına münhasır tipler var ve bunlar birbirleriyle bazı bakımlardan uyum, bazı bakımlardan çatışma içinde. Liberal etiketini kullananlar veya liberal olarak adlandırılanlar arasındaki bölünmenin ana sebebi ekonomik dağıtımda neye öncelik verdikleri. Klasik liberaller birincil rolün serbest piyasalarda olması ve pazar dışı (siyasî ve bürokratik) mekanizmalara ikincil ve birinciyi geçersizleştirmeyen bir rol verilmesi gerektiğini kabul eder. Tarihî olarak, doğuşu itibarıyla, liberalizm budur. Refah devletçi-müdahaleci liberaller birincil rolün devlete verilmesini, anarko-kapitalistler devletin tamamen devreden çıkmasını, yani hiç var olmamasını ister. Kısaca, eşitlikçi liberalizm devletçilik, anarko-kapitalizm devletsizlikçilik istikametinde liberalizmden sapma teşkil eder. O zaman, “liberaller AKP’ye destek veriyor”, “AKP ile ittifak yaptı” derken kim kastediliyor? Kim bütün liberalleri temsil kabiliyetine sahip?

Liberaller çok renkli bir entelektüel tabaka. Ne bir parti ne de STK anlamında bir örgüt. Bütün liberallere “şunu yapın”, “bunu yapmayın” diye talimat verebilecek ve onları kendine itaat ettirebilecek bir kişi, kurum, otorite göremiyorum. Böyle olması çok normal, liberal düşüncenin tabiatının doğal sonucu. Dolayısıyla AKP ile liberaller arasında bir kurumsal veya fikrî ittifak yok. Sadece, ülkenin sorunlarına bakış ve izlenmesi gereken yol konusunda kimi paralellikler var. Aynı şey başka partiler için de söz konusu olabilir. En iyi bildiğim kişi olduğu için, kendi üzerinden söyleyeyim: Ne AKP’yi ne de başka bir partiyi bütün olarak ve peşinen destekleyebilirim. Ne AKP’yi ne de başka bir partiyi bütün olarak ve peşinen reddedebilirim. Hangi partide bir liberal duruş, yaklaşım bulursam o duruşa, yaklaşıma destek veririm. Gördüğüm yanlışlıkları da içimden geldiği gibi eleştiririm. Etrafa baktığımda birçok liberalin aynı şeyi yaptığını görüyorum.
Aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, eminim, liberaller Türkiye’nin özgürlükçüleşmesi, demokratikleşmesi yolunda atılan her adımı alkışlar. Bu adımların kim tarafından atıldığına bakmaz. Bunun liberal için ahlâkî bir görev teşkil ettiğine inanır. Liberalizm, netice itibarıyla, sadece özel mülkiyeti ve piyasa ekonomisini veya yalnızca siyasal hakları ve demokrasiyi savunmaya indirgenemez. İstikrarlı bir demokrasinin ve özgürlüğün gereği olarak hukukun hâkimiyetini, insan haklarını, sivil toplumu, piyasa ekonomisini savunmak, militarizme, bürokratik vesayete, tek adam cumhuriyetçiliğine, otoriteryen resmî ideoloji dayatmalarına, şiddete, asimilasyona, ayrımcılığa, ırkçılığa, baskı ve tahakküme karşı çıkmak liberalliğin gerekleridir. Liberallerin partilere karşı tavrını şimdiye kadar belirlemiş ve bundan sonra da belirleyecek olan şey, herhalde, partilerin bu konularda takındıkları ve takınacakları tutumdur.

Zaman, 28.01.2011