.: Berk Ünlü

Atatürkçülüğün bireyi kimliksizleştirme politikası: Halkçılık

Totaliter Atatürkçülüğün kavramı olarak halkçılık

Atatürkçülüğün totaliter bir düşünce olduğunu kökten Atatürkçüler dışında kolay kolay reddedebilecek bireylerin sayısı azdır diye düşünmek zor değil. Atatürkçülük yeni bir rejimi sıfırdan kurmak üzere yola çıktığında kurgularını gerçekleştirmek için çeşitli kavramlar ortaya attı ve bu kavramları rasyonalize ederek kendisinin önemli silahları olarak addetti. Kendince haklı sebepler ortaya atarak bu kavramlara sarılan Atatürkçülük, daha sonra bu kavramlar tarafından oluşturulduğu iddiasında bulunmaktan da geri kalmadı. Bu düşünce doğruyu tam olarak yansıtmamaktadır. Belirttiğimiz gibi Atatürkçülük bir rejimi oluşturma çabasıydı ve bu rejimin ne olacağı onun olası bürokratlarının akıllarında şekillenmişti. Bu şekilleniş Cumhuriyetin kurulmasının da öncelerine gidiyor. Atatürkçülüğün aklındaki bu kavramlar ile birlikte hareket ederken bireyden ne kadar rahatsız olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin ona yönelteceği tehditlerin farkında olan Atatürkçülük ve onun sivil-militer bürokratları, bireyin yerine totaliterizmlerine daha uygun bir siyasal “özne” bulmak gerektiğinden emindiler. Dönemin siyasal yapılarına uygun olarak seçmiş olma olasılıkları yüksek olan halkçılığı kendi programlarına aldılar. Bu kavram üzerinden bireyleri tanımlamak istediler. Kolektivizmlerini gerçekleştirme açısından bu konuda başarılı da oldular.

Atatürkçülüğe göre sınıfsızlığı yansıtan bir kavramdı halkçılık. Kendi kendilerine var etmeye çalıştıkları sınıfsız-ayrıcalıksız “toplum”un gerçekleşmesi için benimsedikleri bir siyasal toplamdı. Vatandaş olmasını istemedikleri halk, bürokratlar için aslında kalabalıkların toplamıydı. Atatürkçülüğün siyasal “öznesi” olarak halk bireye göre daha rahat kontrol edilebilecek ve daha az tehlike yaratacak bir “varlıktı”. Bireyin varlığının ve öznel konumunun rejim için bir tehdit olduğunu iyi anlayan bürokratlar ve Atatürkçülük bireylerin silikleşmesi çabasında idi, aynı zamanda. Halkçılık bu yönüyle de değerlendirilmelidir. Birey ne kadar silikleşirse rejim için o kadar iyi olacağından, bireyin yerine kollektif bir kavram konulmalıydı ve bu kavram için “halk” doğru bir seçimdi. Toplum kelimesinin siyasal çıkarlarına uzak olduğu düşüncesinde olduklarından toplumdan oldukça uzak olan Atatürkçülüğün halk ve halkçılığı neden seçtiğini bu perspektiften de rahatlıkla anlayabiliriz. Sahip olduğu bu “halk sevgisiyle” Atatürkçülük kendinden beklendiği gibi siyasal propagandalarını yaparken halkı her zaman bireyin önünde gördü. Halk adeta bireyin üzerinde bir kavramdı. Belki bir kavramdan öte, kullanılan bir kozdu. Yoksa Atatürkçülüğün vatandaşlaşmış bir “halktan” hoşlanmayacağı açıktır. Tabiî bu halk kelimesi veya kavramı dönemin totaliter sosyalist rejimlerine iyi görünmek ve onlar gibi olmak noktasında ise sevilebilirdi. Nitekim bu açıdan halkçılık yüceltilmiştir. Atatürkçülüğün bu sosyalist halkçılık sevgisi özellikle dikkat çekicidir. Atatürkçülük ve sosyalizmin ortaklıkları ve ortak yanları açılarından bu duruma şaşırmamak gerekir, elbette.

Birey asimile edilmeliydi

Rejiminin devamlılığı için her zaman bir tehdit unsuru olarak gördükleri birey ve bireysellikten uzak olabilmek için rejim ve Atatürkçülük, halkçılık kelimesini sadece kollektivist ve sosyalist anlamlarında da kullanmadı. Bu tanım bireyin kimliksizlik noktasında asimile edilmesi için de kullanıldı. Buradaki kimliksizleştirme bireyin birey olarak kalmaması içindir. Birey rejimin başlangıcından sonra rejimin benimsediği cumhuriyetçi kimliğe elbette sahip olacaktı. Bunu zaten seçme hakkı da olmayacaktı. Atatürkçülük için bu son derece gerekliydi. Yoksa rejim için beklediklerini ve siyasal çıkarlarını nasıl elde edecekti? Vatandaşlaşmamış cumhuriyetçi halkın bir parçası olarak cumhuriyet rejimine ve Atatürkçülüğe hizmet edecekti. Zaten başka türlüsü de beklenemezdi. Üstelik cumhuriyet bürokratları askerliklerinden gelen ciddiyetleri ile işlerin başka türlü yürümemesi için gerekli tüm önlemleri almışlardı. Onlar askerdi ve sosyalizm sever sivil-militer bürokratların da hükmettiği bir halk vardı. Birey olmamalıydı. Birey gerekirse yok sayılmalı, kendinden emin olması engellenmeliydi. Sınıfsız ayrıcalıksız halk bir gün bireyleşme eğiliminde olmaya başlar korkusundan dolayı da halk denilen kavram ve tanımı oluşturan birey mümkün olan her yerde adeta bir beyin yıkama işlemine alındı. Rejimde bireye verilen görevler vardı. Atatürkçülüğü korumak gibi… Mümkün olan her yeri oluşturan noktalardan diğer ikisi de zorunlu askerlik altında orduda askerlik yaptırılması ve okullar oldu. Askerlikte bireysellik adeta siliniyordu. Bireyin aklından üzerindeki giydiği kıyafete kadar her alan kollektifleştiriliyordu. Herkes ile yemek yeniliyor herkes ile birlikte ölünüyor, herkes ile birlikte nefes alınıyordu. Cumhuriyetin neferi olan bireyin askerlikten sonra doğal olarak rejimin dilinden konuşması bekleniyordu. Bu konuda da gereken başarıyı elde ettikleri söylenebilir. Bugüne kadar çoğu erkeğin askerliği kutsamasına bakabilirsiniz. Kollektif askerliğin kimliksiz bireyleri olmaktan mutluluk duyanları kolaylıkla fark edebilirsiniz.

Atatürkçülüğün kollektivizminin tanımladığı en önemli alanlardan biri olarak halkçılığın bir diğer endoktrinasyon silahı da okullar ve eğitimdi. Okullar çok açıktır ki birer kollektifleştirme merkezleriydi. Öğrencilerden çıkan aynı sesler, merkezden belirlenen tek tip bilgi içeren eğitim, aynı tür kıyafetler, hep birlikte okunan marşlar, hep birlikte Atatürk’ü anmalar, hep birlikte cumhuriyete tapınmalar vardı. Andımız denilen garip metni burada anmak bile gerekmiyor. Tek bir ağızdan söylendiğini en azından unutmayalım. Halkın çocuklarının halklaşma sürecidir okullaşma. Halklaşmanın başladığı yerlerden biridir. Milliyetçilik gibi bir alt ideoloji de eklenince ortaya çıkan yeni durumun ne kadar kollektivist ve bireyi yok sayan bir yapı olduğunu görebiliriz. Bütün bunlar bilerek ve isteyerek yapılmışlardır. Kendiliğinden doğan bir düzene kesinlikle izin vermeyecek olan rejim bütün kurucu rasyonalistliği ile halkı kurgulamış ve bireyi ötelemiştir. Birey kendini bir daha bulamasın diye de alabileceği bütün önlemleri almıştır. Bir kendine yabancılaştırma sürecidir, yapılan. Birey kendi kendine ne kadar uzaklaşırsa rejimin askeri olmaya o kadar yakınlaşır. Rejimin ne kadar askeri olursan rejim o kadar güçlenir. Atatürkçülük de o oranda kendini var eder. Belki sonunda mutlaklaşır. Bugün Atatürkçülüğü kutsallaştıran kökten Atatürkçülerin varlığı bu dokunulmaz kutsallaşmayı göstermektedir.

21.y.y’da da birey olmayabilir mi?

Rejimin kuruluşundan bu yana işlerin değiştiği söylenebilir. İlk günkü kadar sert olmasa bile rejimin bireyleri yok sayma hali bizce devam ediyor. Bu rejimin doğal bir tutumu ve bu tutum kısa zamanda değişmeyeceğe benziyor. Peki günün uluslararasılaşan politikaları ve siyasal durumlarında bu tutum ne kadar devam edebilir? Bu tutumun varlığı artık kendini koruyabilir mi? Bunun cevaplarından bir tanesi durumun Atatürkçülük zemininde ne olacağıdır. Atatürkçülük bireyi yok sayan totaliter kollektivizminden halkçılık adı altında vazgeçmeyeceği büyük olasılıktır. Bunu beklemek pek doğru olmazdı. Bireylerin bireyselleşmekten ne kadar uzak kalabileceği bireyler arasındaki hâkim ideolojiye bağlıdır, biraz. Milliyetçilik kuvvetli bir şekilde kalır ve yürüyüşünü sürdürürse bireyselliğin önünde bir engel olarak kalacaktır. Küreselleşmeden sosyalist politikaları ithal etmeyi sürdürürse Türkiye, Atatürkçülüğün ekmeğine adeta yağ sürecektir. Gerçi ikisi için tam bir kazan kazan durumudur bu.

Yeni yüzyılın gelişmelerine bağlı olarak Türkiye’de de belirli farklılaşmalar gözlenebilir. Fakat yeni yüzyılın da devletçilik temelinde izolasyonist politikalarını hâkim kılmaya başladığı göz önüne alınacak olursa bireysellik ve birey açısından işlerin kolay olmayacağı açık. Liberal fikirlerin ve düşünürlerin burada neler yapacakları ve düşünecekleri önemli olacak. Var olan tek özgürlükçü ve bireyci ideoloji olarak liberalizm umarız ki daha çok bireyi etkiler. Bireyler liberalizmden daha çok etkilendikçe daha özgür bir hayat ve halkçılık adına asimile edilmemiş ve kimliksizleştirilmemiş bireyler görülebilir. Biz de böyle bir geleceği umut ederiz.