.: A. Nuri Yurdusev

Atatürk Dönemi’nde diktatörlük ve demokrasi

 

Atatürk’ün vefatının sene-i devriyesi vesilesiyle Atatürk’ün şahsına ve erken Cumhuriyet dönemine ilişkin “diktatörlük” ve “demokrasi” tartışmaları kamuoyunda gündeme geldi.

Hepimizin bildiği gibi bu mevzuda başlıca iki görüş var. Sadece Kemalistlerin değil, dikkate değer ölçüde bir kesimin argümanı; Atatürk’ün aslında demokrat olduğu, ama gerek ülkemizin gerekse dünyanın o zamanki koşulları çerçevesinde demokrasiyi işletmek mümkün olmadığı için Atatürk’ün bir anlamda mecburen tek-parti rejimini kurmak durumunda kaldığı. İkinci argüman ise Türkiye’de o dönemde oluşturulan tek-parti rejiminin, koşulların değil, bir siyasi tercihin sonucu olduğu. Her ne kadar dönemin teknik bir tarihçisi değilsem de benim kanaatim ikinci argümana yakın. Lakin birinci argümanı öne süren Kemalistlerin aslında söyledikleri metodik olarak doğru. Yani tarihsel bir devri ya da şahsiyeti değerlendirirken o dönemin şartlarını dikkate almamız gerekir. Mesela Fatih dönemi İstanbul yemeklerini değerlendirirken “Osmanlılar patates kızartması yapmayı bilmiyorlardı” diyemeyiz. Diyemeyiz, çünkü Fatih devrinde patates eski dünyada, dolayısıyla İstanbul ve çevresinde yetiştirilen bir ürün değildi. Patates, Amerikalarda var olan ve Kristof Kolomb sonrasında bizim dünyamıza giren bir bitki. Dolayısıyla Kemalist argüman tarihe ilişkin genel metodik önermesi bakımından yanlış değildir, lakin argümanın içeriği itibarıyla doğru olduğunu özel olarak söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz, çünkü Atatürk döneminde gerek demokrasi gerekse çok-partili hayat bilinmeyen vakıalar değildir. Demokrasi tarihin ilk dönemlerinden beri değişik formlarda bir yönetim şekli olarak uygulanmıştır. Bizim şu anda bildiğimiz şekliyle çok-partili siyasal hayat ise on sekizinci yüzyıldan itibaren dünyada ve 1908 sonrasında da Türkiye’de bilinen bir sistemdir. Dolayısıyla tek-parti rejiminin Türkiye’de kurulmuş olması başka alternatiflerin bilinmediği ya da mümkün olmadığı bir durumun sonucu olamaz. Başka bir deyişle Kemalist argümanın önermesini izleyerek 1920 ve 30’lu yıllara baktığımız zaman Kemalist argümanın sonucunu çıkarmamız mümkün değil. Bunu biraz açalım.

TARİHÎ OLAYLARDA ‘İNSAN İRADESİ’NİN ROLÜ

Bahse konu argümanın iki ayağı var. Birincisi, ülkemiz koşullarına ilişkin değerlendirme, ikincisi ise o zamanki dünya şartlarına ilişkin. Ülke koşullarına ilişkin değerlendirmeler genellikle ülkenin iktisadi, sosyal ve eğitim düzeyinin demokrasinin işletilmesine imkân vermediği yönünde. Bu konu üzerinde burada durmayacağım, çünkü demokrasi için belli iktisadi, sosyal, kültürel ve eğitim koşullarının bir ön-gereklilik olduğunu söyleyebilmemiz mümkün değildir. Kısaca değinmem gerekirse, mesela 1930 yıllarının Çekoslavakya’sı iktisaden 1970 yıllarının Çekoslavakya’sından daha alt bir seviyede iken, işleyen çok-partili bir demokrasiye sahiptir. 1945 sonrasında 1990’lı yıllarda Sovyet sisteminin çöküşüne kadar Çekoslavakya’da demokrasi yoktur. Ya da okur-yazarlık ve eğitim düzeyi açısından Kazakistan, Hindistan’dan daha yüksek bir seviyede iken, Hindistan daha ileri ve işleyen bir demokrasiye 60 yıldır sahiptir. Özetle, demokrasi ile refah, eğitim, kültür gibi olgular arasında bir illiyet korelasyonu kurmak mümkün değildir. Dolayısıyla 1920 ve 30’lu yıllara ilişkin ülke koşulları argümanı genel olarak doğrulanamaz, fakat 1908’den sonra çok-partili hayatın kısa süreli de olsa tatbik edilmiş olması ülke koşulları argümanını özel olarak yanlışlar.

Şimdi de yukarıda bahsettiğim değerlendirmenin ikinci ayağına, yani 1920 ve 30’lu yılların dünyasının koşullarının demokrasiye imkân vermediği savına bakalım. Burada söylenen şudur: Birinci Dünya Savaşı sonrasında çoğu ülkede zaten demokrasi yoktur ve otoriter totaliter rejimler yükseliştedir. Bolşevik İhtilali ile Rusya ve çevresinde komünizm kurulmuştur, İtalya’da faşizm vardır, Almanya’da Nazizm gelmiştir ve İspanya’da da tek parti diktatörlüğü vardır. Totaliter rejimlerin hâkim olduğu bu dönemde o zaman Türkiye’deki durum bir istisna değildir. Doğrudur, Türkiye’de tek-parti rejimi kurulması Birinci Dünya Savaşı sonrası dönem için bir istisna değildir, velâkin su-i misal de misal değildir. Dahası, 1920 ve 30’lu yılların dünyasında totaliter rejimlerin yükseldiği savı da genel bir doğru değildir. Öncelikle o zamanki dünya derken genellikle referans noktamız Batı dünyasıdır, yani Avrupa ve Amerika. Bu referans doğrudur, çünkü Türkiye zaten on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı dünyasına entegredir ve demokrasi ve diktatörlük hususunda da Türkiye’yi Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleri ile değil, çoktandır entegre olduğu Batı âlemi ile kıyaslamak anlamlıdır. Batı dünyasına baktığımız zaman totaliter tek parti rejimlerinin yükselişte olması genel bir durum değildir. Hatta biraz önce saymış olduğum Rusya, İtalya, Almanya ve İspanya örneklerine İkinci Dünya Savaşı’na kadar ekleyeceğimiz Portekiz, Avusturya ve Türkiye’den başka örnek de yoktur. Daha detaylı anlatalım. İki dünya savaşı arası dönemde Avrupa’da Türkiye ve Sovyetler Birliği dâhil 29 tane devlet vardır. Bunlara ABD’yi de eklersek Türkiye’nin ait olduğu Batı âlemi 30 devletten müteşekkildir. Bunların sadece 7 tanesinde tek-parti rejimi vardır. Avrupa’da tek-parti rejimlerinin kuruluş tarihlerini de sırasıyla verelim: Sovyetler Birliği 1922, Türkiye 1923, İspanya 1923, İtalya 1926, Almanya 1933, Portekiz 1933 ve Avusturya 1934. Batı âleminin geri kalan 23 ülkesinde çok-partili demokrasi bir şekilde tatbik edilmektedir. Doğrudur, aynen Türkiye gibi geçmişinde çok-partili rejimi tatbik eden Almanya ve İtalya’da tek-parti rejimleri kurulmuştur, ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkanlar’da, Merkezî ve Doğu Avrupa’da yeni kurulan ülkelerin çoğunda İkinci Dünya Savaşı’na kadar çok-partili siyasal sistem vardır. Sonuçlarsak, iki dünya savaşı dönem için otoriter rejimlerin Batı âleminde yükselişi argümanı yaygın ve genel bir durumun resmine dayanmamaktadır. Çoğunluk demokrasidir ve demokratikleşme devam etmiştir. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda başlayan genel ve eşit oy hakkı bu dönemde yaygınlaşmıştır. Bahse konu argümanın etkinliği yükselen totaliter rejimlerin (faşizm, Nazizm ve komünizm) tahripkâr ve radikal karakterlerinden kaynaklanmaktadır, değilse Batı âleminde genel bir durum olmasından değil. Nasıl ki ülke koşulları tek-parti rejimini gerektirmektedir demek objektif olarak mümkün değilse, yukarıda verdiğim tarihsel veriler ışığında dünya şartları için de bunu ileri sürmek imkân dâhilinde gözükmemektedir.

Yazıyı bitirmeden Kemalist argümanın metodik bir yanlışından da bahsetmek istiyorum. Tarihî olaylar kendi çerçevesinde değerlendirilmeli argümanı ne kadar doğruysa, tarihî olaylar insanların iradi eylemleri dışındaki koşulların sonucudur demek de o kadar yanlıştır. Yani “ülke fakirdi, dünya totaliterdi o zaman başka ne yapılabilirdi” savunusu determinist bir indirgemeciliktir. Tarihî vakıalar objektif koşullar ile insanların sübjektif iradi eylemlerinin bir sonucudur. Tarihi sadece objektif koşullar dâhilinde mütalaa etmek insanın iradi kapasitesini inkâr etmek demektir. Bir an için Kemalist argümanın “ülke ve dünya koşulları böyleydi, onun için tek-parti rejimi olmak durumundaydı” analizini doğru kabul edelim. O zaman bu, Atatürk’ün iradi karar ve eylemlerinin bir rolü yoktur, demek değil midir?

 

 

Zaman, 19.11.2011