.: Hür Fikirler

Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm – Ergün Yıldırım

Zihin, Bilgi ve İdeoloji

Bilgi sosyolojisinin ideolojilere özel bir ilgisi var. Çünkü bilgi ve bilinç ilişkisinin önemli bir yansıma alanı toplumdur. Bilgi, önemli ölçüde bilinç ile ilgili bir boyuta sahip. Bilinçten bağımsız bir bilgi tasavvurunu ilk ortaya koyanların başında Aristoteles gelir. Eşyanın hakikatini yine eşyada görür. Gadamer’in belirttiği gibi bu tutum modern zamanlarda pozitivizmle devam eder. Sosyolog Durkheim “eşyayı bir nesne gibi incelemek” derken zihinden bağımsız bir bilginin zorunlu olduğunu söyler. Elbette Durkheim için burada şeyler/nesne ile kast edilen toplumsal olgulardır. Nesneinin kolektif tezahürleridir. Hegel, bilinci öne çıkarır. Varlığı bilinçle kavrayarak bilgi ürettiğimizi söyler. Sonunda bilgi ve bilinç ilişkisi üzerinde tartışmalar devam eder. Ancak bilinç, bilgiyi çarpıtarak ortaya koyarsa buna ideoloji diyoruz. İdeoloji, bilgi yerine geçen gerçeklik yanılsamaları ya da gerçeklik çarpıtmalarıdır. Bilginin sert, dışlayıcı, karşıtlık üreten ve tahakküm araçlarını meşrulaştıran biçimiyle konumlanmasıdır.

Hegel düşüncesinde ideoloji aslında zihnin kendi üzerine düşünürken yabancılaşmanın sonucunda ortaya çıkar. Marx ise ideolojiyi çarpılan bilincin yanılsamaları olarak görür. Elbette sınıf bilinci ile de eşitler. Ancak Alman İdeolojisi’nde ideolojiyi nesnel gerçekliğin çarpıtılması olarak tanımlar. Bu nedenle Marx, “ben Marxist değilim” der. Kendisi, sadece nesnel varlığı bilimsel bir şekilde inceleyen bilim adamı olarak görür. Karl Mannheim, Ütopya ve ideoloji adlı eserinde, ideolojiyi nesnel gerçekliğin yokluğu karşısında üretilen düşünce yüceltmeleri ve ütopyaları diye tanımlar. İdeolojinin ütopyacı boyutlarına ve kurtuluşçu yönünlerine dikkat çeker.  Türkiye’de Şerif Mardin, İdeoloji adlı eseriyle oldukça önemli analizlerde bulunur. Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji ayırımını yapar. Aslında çoğunlukla ideoloji dediğimiz şey, sert ideoloji kavramına karşılık geliyor. Entelektüeller tarafından geliştirilen ve doktrinel olan fikirler… Bu fikirler keskinlik ve karşıtlık tonlarına sahiptir. İdeoloji, nesnel dünyayı objektif olarak algılamamızı engeller. Zihnin nesnel varlığı doğru anlamasını perdeler. Çünkü gerçeği gerçek olarak görmek yerine gerçeğin yerine zihinde deneyimlenmeyen kalıpları ve inanışları koyar. Bilgiyi ve varlığı mutlaklaştırır. Eleştiriye yer vermez.  Faşizm ve komünizm söz konusu ideolojiler arasında en yaygın olanlarıdır.

Modern zamanlarda kitleler ideolojilerle büyülenir. Ulus devletler, resmi ideolojilerle vatandaşlarının bilinçlerini kurgular. Özellikle milliyetçilik ve komünizm ideolojilerinde resmi ideolojiler daha sert ve daha baskıcı aygıtlarla çalışır. Althuserl, Devletin İdeolojik Aygıtları adlı çalışmasında politik üst yapının dayandığı ideolojik teknolojilerden bahseder. Radyo, televizyon, kilise, okul gibi yapılar ideolojik aygıtlar şeklinde çalışır. Bunlar aracılığıyla vatandaşlar belli biçimde düşünme ve davranma eylemlerinde bulunur. Şartlanma ve inanca dayalı bir bilgilenme ve eyleme düzeni oluşur.

Tikel bir ideoloji

Bu teorik perspektiften sonra tikel bir olgu üzerinden giderek ideolojinin Türkiye’de her zaman gündem oluşturan ve büyük kafa karışıklıklarına yol açan doğasına bakmaya çalışalım.  Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm kavram üçlüsü etrafında bütün siyasal kesimleri etkileyen bir tikel ideolojiden bahsediyorum. Resmi ideoloji olarak da işlev gören bu ideoloji, bazen “kuruluş ütopyası” bazen de “güvenlik” şemsiyesi rolünü oynar. Parçalanma, işgal ve kurtuluş gerçekliklerinden geçen aydın, siyasetçi ve askerler, tek parti ve soğuk savaş dönemlerinde Kemalizm ideolojisini geliştirirler. Bu ideoloji “işgal ve kurtuluş” gerilimi etrafında ve “çağdaş medeniyet seviyesi” ütopyası  etrafında seferber olur.  Mustafa Kemal Atatürk, dönemin olayları içinde geçen ve yine dönemin olaylarını etkileyen bir aktör. Somut bir şahsiyet. Nesnel bir tarihten geçer ve yine nesnel bir tarihi etkiler. Savaşlar, cepheler, komutanlıklar, Cumhuriyet Fırkasındaki siyasi çalışmaları, Milli Mücadelede Başkomutanlık, Birinci Meclisin tasfiyesi, Cumhuriyeti ilan etme liderliği, tek parti rejimi kuran ve bununla inkılaplar yapan şahsiyet.

Bu nesnel Atatürk yanında bir de Kemalizm ve Atatürkçülük vardır. İkisi de farklı toplumsal kesimlerin kendi arayışlarını içine katarak geliştirdikleri birer ideoloji. İkisi de ideoloji, çünkü nesnel Mustafa Kemal gerçekliğini çarpıtarak yorumluyorlar. Bu yorumlara kendi elitist, egemen, sınıfsal arzularını katıyorlar. Atatürk bir nesnellik ise Atatürkçülük bunun üzerine yapılan bir zihni yorum ve ideolojidir. Bu zihni yorumda Atatürk, nesnel bir canlı varlığın ötesine taşınır. Yüceltmeler, kurtarıcılık vasıfları, mutlaklaştırmalar ve kendi zihni ve kimlik arayışlarını Atatürk üzerinden dokunulmaz hale getirme çabaları öne çıkmaktadır. Atatürk, Kemalizm de de benzer bir biçimde yeniden değiştirilerek üretilir.  Elbette bu değiştirme, yorum yapanların iktidar, ideoloji ve sınıf ilişkilerini yansıtır. Bunlar Atatürk’ün devrimciliğini, anti-emperyalizmini, kurtarıcılığını, gelenek ve din karşıtlığını vurgulanır. Elbette Batı düzeni ile kendi sınıfsal ve ideolojik konumlamaları arasında mütekabiliyet inşa etmeye hizmet edecek bir Atatürk yorumudur bu.

Türkiye, tek parti rejimi ve soğuk savaş döneminde CHP siyasal tahayyülü etrafında Kemalizm ve Atatürkçülük ideolojisiyle yukarıdan aşağıya modernleşmeye tabi tutulur. Muhalefet, isyan etmekle eş görülür. Bundan dolayı onu engellemek, bastırmak ve dışlamak için her şey yapılır. Takrir-i Sükun gibi kanunlar, Terakkiperver Fırkası ve Serbest Fırkanın kapatılması gibi pratikler bunu gösterir.  Siyasal çoğulculuk ve kültürel çoğulculuk tamamen ret edilir. Modernleşme, Batılılaşma olarak yürütülür. Türkçülük de sekülerleşme ve batılılaşmanın alt bir ideolojisi olarak işlev görür. Ancak Turancılık, büyük bir tehdit olarak algılanır ve bu nedenle önde gelen aktörleri hapislerde işkencelere maruz bırakılır.

Atatürk üzerinden giderek üretilen ideolojiler sol tarafından Kemalizm adıyla yapılandırılır. Kadro ve Yön Dergisindeki çalışmalar bu açıdan oldukça önemlidir. Atatürk devrimci, ulusalcı ve batıcı gösterilir. Yine dine karşı dışlayıcı, gelenek karşıtı ve sermaye düşmanı olarak inşa edilir. Aslında Atatürk, sol entelektüel ve egemen elitlerin çıkarları ve beğenileri çerçevesinde yorumlanarak yeni bir ideoloji haline getirilir.  Sosyolog Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma( ki asıl adı  Modern Türkiye’de Sekülerliğin Gelişimi) adlı çalışmasında, bütün Türkiye modernleşmesi sekülerleşmeye indirgenir ve bunun motorunun da Kemalizm olduğu gösterilir. Bu çerçevede Kemalizm devrimcidir ve gericilere, esnaf ağalarına, burjuvaziye, toprak sahiplerine, Türk-İslam sentezcilerine karşıdır.  Kemalizm, sert bir ideoloji olarak bütün alternatif, çoğul ve muhalif toplumsal kesimleri tehdit olarak görür.

Atatürkçülük ideolojisinin yeniden keşfi

Marx, nasıl ki “ben Marxist değilim” diyorsa, Atatürk de yaşasaydı herhalde “ben Atatürkçü değilim” derdi! Çünkü Atatürk, tarihte yaşanan nesnel gerçekçilik. Bir komutan, savaş meydanlarda hayatı geçmiş, işgal şartlarında savaşıp yönetmiş ve dünya düzenine kendini kabul ettirmek için inkılaplar yapmış pragmatik bir devlet adamı. Nitekim Öztürk’çe inkılabının olumsuz sonuçlarını görünce “biz bunu iyi yapmadık, bundan vazgeçelim ama yine de Türkçe içinde kalalım” diyen biri. Şartları ve konjonktürü deneyimleyen birisi. Oysa Atatürkçüler, Atatürk üzerinden giderek bir dogmaya ve doktrinine ulaşıyorlar. Örneğin 12 Eylül darbecileri Atatürkçülük yaptı. Ders kitaplarının adına Atatürkçülük koydular, söylemlerinde Kemalizm yerine bu kavramı serpiştirdiler. Atatürk’ü sağ bilinç ile yorumlayarak onu sola karşı mesafeli hale getirdiler.  Atatürkçülük, sol ile mücadele etmenin Atatürk üzerinden yürüyen ideolojisi haline geldi.

Şimdi Atatürkçülük ideolojisini yeniden keşfedenler, garip bir biçimde hayatları boyunca sivil düşünceyi savunmuş, liberal yaklaşımları benimsemiş, 12 Eylül darbe uygulamalarına karşı meydan okumuş aydınlardan oluşuyor. Bugün liberal ve sol liberal aydınlar Atatürkçülük üzerinde bir ittifaka yöneliyorlar. Atatürk’ü yeni bir siyasal hat geliştirmek için yorumluyorlar. Bu siyasal hat, iktidara karşı gelişiyor, laikliği odağa alıyor, yeniden Batılılaşmaya çağrıda bulunuyor ve gündelik yaşam tarzının müdahale altında olduğundan bahsediyor.

Neo-Atatürkçü sol ve liberaller, Atatürkçülüğün sivil toplum olduğunu ve “sivil direniş” olarak geliştiğini iddia ediyorlar. Yıllarca sivil düşünceyi savunan bu aydınlar, şimdi sivil düşünce ve sivil direnişi bir ideolojiden bekliyorlar. Oysa ideolojik yapılarda sivil ruhu beklemek beyhude bir çaba. Öte yandan direniş kavramı, sol bir siyasal kültürün bilinç dışı müktesebatından nüksediyor. Sonuçta ne-Atatürkçü sol ve liberal aydınlar, demokrasinin içinde mücadele etmek ve muhalefet etmek yerine Atatürkçülük adı altında kitleleri direnişe çağıran söylemler geliştirmeye çalışıyorlar.

CHP, sol ve ulusalcılar zaten baştan beri Kemalizm’i savunuyorlar. Sağ siyaset ve özellikle MHP Atatürkçülüğü her zaman sahiplendi. Daha çok milliyetçi, tarihle barışık ve dine karşı olmayan bir Atatürk yorumu geliştirdiler.  Şimdi de bu kervana liberal sol katılıyor. Onlar da Atatürk üzerinden “sivil direniş” hattı geliştirmek istiyorlar. Elbette Ak Parti ve iktidarı da unutmamak gerekir. Atatürk ismi bol bol anılıyor. Alparslan, Fatih ve Mustafa Kemal Atatürk yan yana kullanılıyor. Atatürk tarihle, dinle, gelenekle barışık bir biçimde yeniden üretiliyor. İktidarda kalmanın ve devleti yönetmenin meşruiyet temeli olan önemli bir isimle barışık olmaya çalışılıyor. Anıtkabir ile kurulan etkileşim de bu açıdan önemli. Sadece devlet protokolü icabı ziyaret edilen bir yer olmanın ötesine geçerek farklı ziyaretler de tertip ediliyor.

Peki neden herkes Atatürkçü oluyor ya da onu yeniden keşfediyor?

Öncelikle Atatürk, devlet ile özdeşleştirilen bir figür, bir lider, bir otorite.  Devlet, Türkiye’de varlığını sürdürmenin hem sembolik boyutu hem de gerçeklik boyutu açısından zorunlu. Sosyolog Bourdieu’nun kavramıyla konuşursak, sembolik sermaye açısından statü veren, saygınlık kazandıran en geniş ve en büyük kurum devlet. Ekonomik sermaye gerçekliği açısından işveren, ihale veren, mevki veren en büyük yapı yine devlet. Dolayısı ile devlet ile özdeşleşen bir otoriteye karşı gelmek bütün bu gerçekliklerden dışlanmak anlamına gelir. Ya da devlete sadakat bu imkânlardan yararlanmak ve varlığını ayakta tutmak demektir. Bunun için de devlet ile özdeşleşen Atatürk otoritesi üzerinden kendini anlatmak ve temsil etmek büyük bir değer. Yorumlar veya keşifler bunu sağlıyor. Her siyasal grup veya siyasal kesim kendi sosyolojik ve siyasal gerçekliğini dikkate alarak bir Atatürk yorumu ortaya koyuyor yeniden.

Başka bir açıdan herkes Atatürk’ten yola çıkarak kendisini savunduğu durumda, Atatürk üzerinden cephe açmak da bütün önemini kaybediyor. Artık kimse Atatürkçü olma ayrıcalığına ve Atatürk düşmanı olma ötekisi haline gelme durumuna düşmüyor. Bundan böyle çatışmalar Atatürkçüler ve Atatürk düşmanları etrafında sürmeyecek. Bunun yerine Atatürkçülükler arasında sürecek. Herkesin bir Atatürk anlayışı olacak. Çoğul Atatürkçülük doğacak. Ancak yüzyıla yakın zamanda Kemalizm etrafında oluşan ideolojik şablonlar, dogmalar, şemalar, güvenlik ve kurtuluş algıları yeniden herkesi sarmaya başlıyor. Farkına varılmadan yorumlanan varlıksal alan, yorumcuya da etkide bulunuyor. Kemalizm’i açmaya çalışanlar, farkına varmadan kendileri de Kemalizm’e açılıyor. Korku, kültleşme, ikonlaşma, mutlak sadakat bilinci gibi davranışlar yeniden üretiliyor. Atatürk etrafında üretilen ikonlaşma, sadakat ve mutlaklaşma politikaları, partiler ve hareketler tarafından kendilerine taşınıyor.  Siyasal alan, elitler ve sosyal hareketler bunlar etrafında “yeniden büyüleniyor”.  Toplum, bu büyü etrafında seferber ediliyor.