.: Vahap Coşkun

‘Artık istediğinizi yiyebilirsiniz’

Bütün bir toplumun üzerinden silindir gibi geçmek, darbelerin değişmez kuralıdır. Hukuka ve ahlaka aykırı bir şekilde iktidarı ellerine geçiren cuntacılar, kendi hukuklarını tesisi etmek için, her zaman kendileri dışındaki herkese kan kustururlar. 15 Temmuz cuntasının da seleflerinden geri kalmayacağı aşikârdı. Hele Meclis’i bombalamadaki ve halkın üzerine tank sürmedeki gözü karalıkları hesaba katıldığında, başarıya ulaşmaları halinde 15 Temmuz’un önceki darbelerden daha katmerli bir zulüm ve baskı uygulayacaklarını öngörmek de mümkün.

Çok şükür, halkın dirayeti sayesinde bu lanet püskürtüldü. Toplumun her kesiminden insanlar, kendilerine cehennem yaşatacak bir yapıya karşı tarih sayfalarında yerini bulacak bir direnç gösterdi. Herkesi içine alacak bu yangını kendi kuvvetince söndürmeye çalışan, imkânı dâhilinde bir damla da olsa belayı def etmeye katkıda bulunan her kişi ve kuruma, minnettarlık borçluyuz.

“Böyle darbe mi olur?”

Halk, darbecilerin hançerini etinde hissetti. Hayatını zehredecek bir gücün dayatmasını reddetti ve aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakıp darbe karşısında birleşme basiretini gösterdi. Lakin bir kesim var, onlara bu halkı da, darbeyi de beğendirmek imkânsız. Mesela “Böyle darbe mi olur?” diyorlar. Anlaşılan kafalarında bir darbe şablonu var, o şablona uymayan darbeyi darbeden kabul etmiyorlar.

Oysa evet, böyle darbe olur. Halil Berktay, üç örnek verdi tarihten. İlki, bizden. 27 Mayıs’ın akabinde Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 tarihlerinde iki kez darbeye teşebbüs etti. İkincisi, İspanya’dan. Diktatörlükten demokrasiye geçiş sürecinde monarşi yanlıları 23 Şubat 1981’de darbe girişiminde bulundu ve Yarbay Antonio Tejero Molina 200 askeriyle parlamentoyu bastı.   Ve üçüncüsü de Sovyetler Birliği’nden. Çökmekte olan Birlik, 19 Ağustos 1991’de Komünist Partisi içindeki sertlik taraftarlarının darbe teşebbüslerine sahne oldu. (Halil Berktay, Onur Gecesi (1), Serbestiyet, 16.07.2016)

Yani emir-komuta zincirinin dışında işlemesi, ordunun tüm kanatlarının yekpare bir biçimde işin içinde olmaması, cuntacılarının gücünün nispeten zayıf olması, darbenin “darbe” olarak nitelenmesine bir engel teşkil etmiyor. Ayrıca gücünü abartması, hayallere kapılması, tutmayan planlar yapması ve kaybedeceğini baştan bilerek darbeye soyunması da darbeci de darbeciyi “darbeci” olmaktan çıkarmaz.

Darbe mekaniği

Kaldı ki, hiç de öyle iddia edildiği gibi hesapsız-kitapsız amatörce girilmiş bir yol değil bu. Detaylar ortaya çıktıkça üzerinde titizlikle çalışılmış ve kâğıt üzerinde netice vereceğinden emin olunan bir planlamanın yapıldığı görülüyor. Etyen Mahçupyan, darbecilerin son derece ayrıntılı bir çalışma yaptıklarını belirtiyor:

“Yapılan eylem öncelikle askeriyeyi hedef alıyordu. Ordu içinde emir komuta zincirinin ortasından hem yatay hem dikey kesen bir girişimdi ve o nedenle de önce Silahlı Kuvvetler’in ele geçirilip sindirilmesi gerekiyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları rehin alındı, her ilde askeri komutanın ve yargının kime teslim edileceği belirlendi, polisin, MİT’in ve kritik askeri birliklerin nasıl enterne edileceği planlandı, TRT ele geçirilirken Türksat’ın devre dışı bırakılmasına çalışıldı. Nihayet Meclis ve doğrudan Cumhurbaşkanı vurulacak hedef olarak belirlendi. Bu işleri yapacakların listeleri, darbe sonrası görev dağılımı muhakkak ki çoktan hazırlanmıştı…”   (Etyen Mahçupyan, O parantez gerçekten kapandı, Karar, 17.07.2016)

Metin Gürcan, darbe girişiminin içinde üç grup subayın bulunduğu söylüyor: “FETÖ mensubu subaylar, FETÖ’cü olmayan aşırı laiklik hassasiyeti olan ve hükümet karşıtı olan subaylar, kişisel çıkar ve şahsi askeri kariyer için cuntaya katılanlar.” Gürcan’a göre, darbecilerin üç aşamalı bir planı vardı:

“Ben cuntacıların üç aşamalı bir darbe mekanizması planladıklarını düşünüyorum. İlk aşamada önce Ankara, sonra İstanbul’daki kritik askeri karargâhlar ve birlikler içinde ‘cuntanın askeri hâkimiyeti’ sağlanacak, sonra bu hâkimiyet diğer illere sıkıyönetim komutanlıklarının inisiyatif alması ile yayılacak, en son aşamada ise il sıkıyönetim komutanlıkları o illerdeki ve ilçelerindeki sivil kamu kurumları ile sivil topluma cunta hâkimiyetini silah zoru ile dayatacak ve ‘meşruiyet’ sağlayacaktı.” (Metin Gürcan, Bir darbenin anatomisi, T24, 17.07.2016)

Peki, böylesine hassas dengeleri gözeten ve çok boyutlu bir planlama yapılmış olmasına rağmen neden bir sonuç elde edilemedi? Daha önce olmayanlar oldu. Cumhurbaşkanı, halkın meydanlara davet etti. İktidar, darbecilere pabuç bırakmadı. Muhalefet, darbeyi reddetti. Medya, demokrasiyi savundu. Rehin alınmasına rağmen komuta kademesi darbecilere direndi. Emniyet güçleri, sivil iktidarın emriyle hareket etti. Ordudaki darbe karşıtları, peşi sıra televizyona çıkıp sivil iradeye bağlılıklarını bildirdiler. Ve halk sinmedi, sokaklara çıkarak kaderini zorbalara teslim etmeyeceğini gösterdi.

Dolayısıyla “öncesinde belki kusursuz gözüken bu plan” Mahçupyan’ın ifadesiyle “hayatın gerçekliği karşısında bir ahmaklık örneğine, trajik bir hikâyeye, bir intihar eylemine dönüştü.”

Aşağı yukarı durum bu iken, iki yüzden fazla insanın hayatını kaybettiği bir kalkışmayı “tiyatro” olarak niteleyenlere, ne demek gerekir, bilmiyor. Belki en iyisi, Alper Görmüş’ün tavsiyesine uymaktır: “Onlar için artık yapacak bir şey yok. Artık istediklerini istedikleri kadar yiyebilirler.”

Serbestiyet, 18.07.2016