.: Yasemin Abayhan

“Anneme ülkenin yarısından nefret ettiğimi söylemeyin, o beni ‘hümanist’ sanıyor”

Putin abi, konum bildiriyorum; Beştepe, Yozgat, Erzurum, Bayburt, Kayseri, Konya”

“Putin’e ilk vurması gereken yerleri söylüyorum 1 Konya 2 Adıyaman 3 Erzurum 4 Urfa 5 Bingöl 6 Samsun 7 Kırşehir 8 Yozgat 9 Bayburt”

“Putin abey kurbanin olam önce ak sarayı ordanda bayburt,konya,erzurum. Hadi be abi sen isabet edersin. yeniden yarat bee”

“Putin heval’a erzurum ve konya’nın koordinatlarını verin hele d.fasD:FAS”

“Putin hocam Yozgat var Konya var. İstanbul’a bulaşmayalım lütfen.”

“Konya’yı bombalada ödeşelim putin”

“Putin‘cim, Konya, Rize, Aksaray, Beştepe verdim kordinatları. Sen yapacağını biliyorsun ;))))))))) adkjfdşjf”

“Putin bak beni dinle AKP’ye en yakın iller ; Konya , Kayseri , Antep , Urfa , Adıyaman , Kilis yanlış yapmayasın :)”

Putin Abi sadece o sari yerler ha Şu büyük yeri vur ora konya konya :)”

Yukarıda yer alan “ehi ehi, ne kadar da sevimliyim” temalı tweetler 24 Kasım 2015 tarihinde Türk Hava sahasını işgal ettiği ve uyarılara cevap vermediği için düşürülen Rus Uçağı haberinin sonrasında peydah oldu. Ülkenin içine girebileceği uluslararası krizi bir “fırsat” bilen sosyal medyanın pek ehil her şeyi bilir anabilim dalına bağlı analistleri Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in öfkesini kendi lehlerine kullanabileceklerini düşünmüşlerdi keza. Bu ülkenin içinde onların hazzetmediği, onlar hazzetmeyince de haliyle katli vacip olan bazı pürüzler söz konusu idi. Putin bir abilik yapıp hallediversindi. Hem ne gerek vardı Erzurum’daki, Konya’daki bağrı açık magandaya? “Nişantaşı hipster”ları bu ülkeye tek başlarına yeterdi.

Sanırım hesaba katmadıkları şey “Putin Heval”in onların attıkları tweetleri okuyacak kadar bile, ki atılan tweetlere dikkat kesilirse vasat bir dilbilgisinin yeterli olacağı fark edilir, Türkçe bilmiyor oluşu idi. Yoksa YouTube kanallarında Recep Tayyip Erdoğan ile Putin’in karşılaştırıldığı birçok videoyu izleyip gaza gelmiş olan ülkemizin izler-konuşur gençliği biliyordu ki Putin istese o şehirleri uçuruverirdi.

Peki neden?

Neden Putin bu şehirleri vurup da bizleri bu köylülerden kurtarmıyordu?

Cevabını bildiğim ve sorusunu sormaktan imtina ettiğim konularla ilgilenmediğim için ülkemizin güzide gençliğini kaçırdıkları fırsat ve hezeyanlarıyla başbaşa bırakıp başka bir “Neden?”e merak kesilmek istiyorum.

Bir insan içinde yaşamakta olduğu, doğduğu, büyüdüğü, yeri geldiğinde övdüğü ülkesindeki insanlara neden düşman kesilir? Bir insan gitmese de görmese de “o köy benim köyümdür” diyecek çocuk şarkılarının angajesi ile büyümüşken başkalarının “köylülüğünden” neden tiksinir? Bir insan bir başkasının ölmesini nasıl isteyebilir?

Kuşkusuz bu sorulara verilebilecek en kısa cevaplardan bir tanesi bu kişilerin “ölüm” kavramını zihinlerinde tam oturtamadıkları cevabı olabilir. Keza sosyal psikolojide yapılan bazı araştırmalar bireylerin olumlu ve olumsuz olguları tahayyül etmeleri ile doğrudan o olguları deneyimlemelerinin bireyi farklı şiddette veya derecelerde etkilediğini göstermektedir. Belki de bu bireyler “ölüm”den bahsederken onun ne demek olduğunu, bir devlet başkanına belirli bir bölgenin koordinatlarını vermenin sonuçlarını kavrayamıyor olabilirler. Ancak ne yazık ki bu cevabımızı elemek durumundayız. Zira bu kişilerin her birinin profillerinde yer alan diğer tweetlere bakıldığı zaman belirli dönemlerde ölen, öldürülen bireylere yönelik öfkelendikleri ve o bireylerin kim tarafından veya nasıl öldürüldükleri adlî soruşturmada bir sonuca bağlanmadan katili buldukları (kendilerinin her şeyi bilir anabilim dalı mensubu olduğunu vurgulamıştım, lütfen hafife almayınız) görülmektedir. Hatta kimin “ölümsüz”, kimin “ölümlü” olduğunu sarih değerlendirmelerle nihayete bağlamışlardır. O yüzden “ölüm” kavramının yaşatabileceği dehşeti, en azından kendi deneyimleri bağlamında, bildiklerini düşünebiliriz.

O yüzden yukarıdaki sorulara verebileceğimiz cevabın bu bireylerin “ben” tanımında gizli olduğu düşünülebilir. Tajfel ve Turner 1978 yılında “Sosyal Kimlik Kuramı”nı ortaya attıklarında “iç grup” ve “dış grup” kavramını net bir şekilde ayrıştırmışlardır. Şöyle ki, aynı sosyal kategorileri temsil eden bireyler o kategoriyi temsil ettikleri süre boyunca “iç grubun” üyesi iken, geride kalan herkes “dış grubun” üyesidir. Sosyal kategoriler zaman, bağlam içerisinde çok hızlı değişiklik gösterebilirler. Kuramın ortaya atılmasına ön ayak olan paradigma “Minimal Grup Paradigması” çok büyülü bir şey söylemektedir bize, grup ayırımları belirgin olmadığında bile bireyler kendi algılarına göre minimal bir grup yaratıp o grubu iç grup belleyebilirler. Daha sonrasında Turner tarafından geliştirilen “Benlik Kategorileme Kuramı” da bireylerin hangi kategorileri, nasıl bir hiyerarşi ile bilişsel olarak kullandıklarını açıklamaya yöneliktir. Bireyin benliğini kategorileme düzeyi en genel olan “insan” kategorisinden başlayıp en özgül olan “ben” kategorisine doğru devam eder. İnsan kategorisine birey alabildiği herkesi koyarken, bu kategorinin altındaki “sosyal” kategoriler birey tarafından tanımlanırlar. Bir kişi için önemli olan cinsiyet temelli bir kategorileme olabilir, “kadınlar-erkekler” kategorilemesini kullanabilir. Kategorilerin belirlenmesinde Turner göreli ulaşılabilirlikten, yani bireyin sık kullandığı kategori kriterinin bir zaman sonra en ulaşılabilir kriter haline gelmesinden bahseder. Bireyin değerleri, ardalanı, tutumları bu en ulaşılabilir katerogileme kriterini belirler.

Bu minvalde düşünecek olursak, kültürün etkisi ile bireyler genel geçer kategorileri çocukluktan itibaren öğreniyor olsalar da birbirimizle aynı kategorilemeleri kullanmadığımız aşikârdır. O yüzden bu yazıyı yazan ben ve bu yazıyı hâlâ sabırla okumakta olan siz bir kriz anında bizimle aynı ülkeden olmayan kişilere aynı ülkeyi paylaştığımız insanların kurban edilmesi arzusunu anlayamamaktayız. Halbuki aslında Turner’in bize verdiği basit bir cevap var. O tweetleri atanlar zımnî olarak dünyayı ayırırlarken Erzurum’u, Konya’yı, Antep’i, Urfa’yı “dış gruba” koyuyor. Kendileri ile aynı partiye oy vermeyen bireyler ile ortak hiçbir temelde birleşmediğini ve onların “biz” tanımına hiç girmediğini düşünüyor.

O yüzden kazanılamayan olimpiyat serüvenine evinde şampanya patlatıp sevinebiliyor, az ötede ölen mültecileri sadece “onların” meselesi görüyor ve kelimenin tam anlamıyla kendisinden olmayanın ölmesinde hiçbir beis görmüyor, o da yetmiyor kanser olması için dualar ediyor, toplu katliam hırsı ile koordinatlar savuruyor.

Su götürmeyen bir gerçek var: Hiçbir kuram bu tepkileri anlamanın dışında söylenilenin duygusal yoğunluğunu azaltmaz, ahlâksızlığını ortadan kaldırmaz, bu hadsizliği aklamaz.

Ama hem sosyal kategorileme kuramları hem de içimizde oluşan o kekremsi tat bize diyor ki, artık savaşta bile bir değiliz.

Hamiş: Tweetlerdeki muhteşem Türkçe sahiplerine aittir.