.: Atilla Yayla

Anne-baba ve çocuk hakları – II

M. Rothbard gibi radikal yazarların söz cambazlıklarına ve hayatı soyut ilkelerle sterilize etme çabalarına rağmen çocuklara bakma yükümlülüğü ebeveynlerin omuzlarında. Hayat da bunu kanıtlıyor. Doğumuna vesile/vasıta oldukları bebeklerini bilerek ve isteyerek terk eden (meselâ anarko-kapitalist) aileler nadiren karşımıza çıkıyor. Bebekler doğdukları ailelerde kalıyor, aileler onları muhafaza etmek, hayatta tutmak ve en iyi şekilde yetiştirmek için elinden geleni yapıyor.

Şüphe yok ki böyle olması olağan olduğu kadar iyi de. İnsanlar arasındaki en yakın ilişki biçimleri ailede. Toplumda bilgi parçalı, dağınık ve ortam bağımlı. Bu yüzden, her ailede başkalarının vâkıf olamayacağı bilgiler mevcut. Hiç kimse bir çocuk hakkında onun ebeveyninden daha fazla bilgi sahibi olamaz, çocuğun özelliklerini ve ihtiyaçlarını onun ebeveyninden daha iyi bilemez.

Ayrıca, çocuğun iyi yetiştirilmesi için gerekli müşevviklere de en güçlü şekilde ebeveyn sahiptir. Sosyalleşmenin birinci ortamını aile hazırlar. Çocuklar aile içinde davranış kurallarını öğrenir ve uygulamaya başlar. Çocuk büyüdükçe okul ve arkadaş ortamı da sosyalleşmede bir rol üstlenir, ama bunların hiçbiri hiçbir şekilde ailenin yerini alamaz. Çocukların yanlış davranışları aileleri için sıkıntı yaratacağından, her aile çocuğunun sosyal ortama uymayı, diğer insanlarla iletişim kurmayı, işbirliği yapmayı öğrenmesini sağlamaya çalışır. Dolayısıyla, aileler çocukları üzerinde ebeveyn haklarına ve çocuklarına karşı ebeveyn yükümlülüklerine sahiptir.

Her ailenin çocuğu için iyi olanı istemesi, çocuk için seçilen yolun, yapılan tercihin en iyi olmasını sağlamaz. İyi niyetle yola çıkıp çocukları için zararlı işler yapan aileler de olur. Bazı durumlarda şahitler ailenin çocuğuna gerekli ve yeterli beslenmeyi, barınmayı ve eğitimi sağlamadığını/sağlayamadığını düşünür. Bu, ebeveyn yetersizliği denebilecek durumlar ortaya çıkartır; bu durumda çocukların fiziksel güvenliği anlık ve ani tehdit altında değildir ama gelecekte önlenmesi mümkün kötü şeylerle karşılaşmaları ihtimâli vardır. Bu gibi durumlarda ne yapmak gerekir?

Ebeveyn yetersizliği veya başarısızlığı durumunda, devletin çocuk koruma birimleri ve Çocuk Esirgeme Kurumu gibi bakım kurumları devreye girmeli mi? İhtiyacı olduğu düşünülen çocuklar aileden alınıp devlet yurduna yerleştirilmeli veya koruyucu ailelere verilmeli mi? Bu tür uygulamalar yapılıyor, ancak, her zaman iyi sonuç vermeyebiliyor. Çocuğun fiziksel olarak korunması adına devlet tarafından yapılan şeyler çocuğun psikolojik yıkımına yol açabiliyor.

Ebeveyn başarısızlıkları durumunda devlet eliyle çocuk-aile bağını hemen kopartmak yerine sivil toplum unsurlarının devreye girmesi daha uygun. Dinî-lâdinî hayır kurumları, mahalle halkı ve geniş aile sorunların çözümüne katkı sağlayabilir. Çocukların (beslenme, barınma vb. bakımlardan) ihmâl edilmesine malî imkânsızlıklar, aşırı uzun çalışma saatleri vb. sebep olabilir. Sivil toplum kuruluşları ve gönüllüleri bu sorunların giderilmesinde devlet birimlerinden daha etkili ve başarılı bir fonksiyonu üstlenebilir.

Özgür bir toplumda çocuklar ebeveynlerin malı değildir. Ebeveynler çocuklarına bir nesne gibi muamele edemez; onları dayak, işkence, kasıtlı aç bırakma, toplumdan tecrit etme gibi muamelelere maruz bırakamaz. Ancak, ebeveynler çocukları üzerinde diğer ebeveynlerden ve devletten daha fazla hakka sahiptir. Bu haklardan mahrum bırakılmaları kabul edilemez. Kamunun eften püften sebeplerle ebeveyn-çocuk ilişkisine müdahalesi hoş görülemez. Ebeveynlerin yanlış veya yetersiz olduğu yerlerde ise devletten önce sivil toplum unsurlarının devreye girmesi tercih edilir.