.: Atilla Yayla

Anne-baba ve çocuk hakları – I

Anneler-babalar yetişkin olmayan çocuklarına işkence edebilir mi? Onları aç bırakabilir mi? Okula göndermeyip, okuma-yazma öğrenmelerine engel olabilir mi?

ABD’nin bazı yerlerinde küçük çocuklarını okula yürüyerek gönderdikleri veya ıssız parklarda yalnız oynamalarına müsaade ettikleri için ebeveynler polis tarafından tutuklanıyor. Birçok aile bundan rahatsız, hatta bu yüzden bir toplumsal hareket dahi başlattılar. Bu aileler çocukları üzerinde daha fazla yetkiye sahip olmak istiyor. İyi ama nereye kadar?

M. Rothbard gibi radikal düşünürler, ebeveynlerin çocuklarını beslemek, giydirmek veya eğitmek için bir yasal zorunluluğa tâbi tutulamayacağını iddia ediyor. Bunun onları saldırıya maruz bırakmak anlamına geleceğini söylüyor. Ayrı bir özne olarak çocukların anne-babaları tarafından fizikî şiddet uygulama yoluyla istismar edilemeyeceğini, ancak ihmâl edilebileceğini ileri sürüyor. Rothbard’a göre çocukların ihtiyaçlarını karşılamak ahlâkî bir zorunluluk olabilir fakat yasal bir mecburiyet hâline getirilemez. Getirilirse, ebeveynlerin hakları ihlâl edilmiş olur. İki özne arasındaki ilişki meşru olarak ancak sözleşmeye dayandırılabileceği için, ebeveynler çocuklarına karşı kamu zoruyla tek taraflı yasal yükümlülükler altına sokulamaz.

Bu yaklaşıma verilecek bir cevap, ebeveynlerin çocukların dünyaya gelmesine vesile olmak suretiyle onları besleme, barındırma yükümlülüğü altına girdiği. Ebeveyn ile çocuk arasında bir tür sözleşme olduğu söylenebilir ve ebeveynin hukuk tarafından çocuğunu ihmâl etmemeye zorlanması bir zorlama değil sözleşmenin meşru biçimde yerine getir(t)ilmesi olarak görülebilir.

Anarko-kapitalist Rothbard “yaratma tezi” dediği bu eleştiriye, tecavüz sonucu doğan çocuk için bunun nasıl geçerli olabileceğini sorgulayarak cevap verir. İlâveten, evlat edinme veya koruyucu ailelik gibi, çocuğun ailenin biyolojik eseri/uzantısı olmadığı durumlarda bunun nasıl uygulanabileceğini sorar.

Rothbard iyi bir iktisatçı ama kötü bir felsefeci. İktisatçı S. Horwitz’in işaret ettiği gibi, burada gözden kaçırdığı nokta çocuğa bakma yükümlülüğünün kendi başına cinsel faaliyetten değil, fakat çocuğu “kişinin kendisinin” yapmakla birleşen legal haklar varsayımından gelmekte olması. Hayatın akışında çoğu zaman cinsel yaratma ve haklar varsayımı birlikte işler. Bir çocuğu doğan aileler onu kendilerinde tutmak ve evlerine götürmek suretiyle, kamu nazarında çocuklarıyla kendi üzerlerine legal yükümlülükler bindiren bir sözleşme ilişkisine girmiş olur. Bu durum, evlatlık edinmede daha aşikârdır. Aileler çocukları üzerinde legal sahipliği arzu eder ve böylece onlara bakma yükümlülüğü altına bilerek ve isteyerek girer.

Hastanede doğan çocuğunu evine götüren ebeveyn, onları tanıyan çevreye ve kamu otoritesine çocuk üzerinde sahipliğini ilân etmiş olur. Bu sahiplik yükümlülükleri de yanında getirir. Çocuğu eve götürmek ve üzerine kaydettirmek aslında yalnızca çocukla girilen bir sözleşmeden ibaret de görülemez. O aynı zamanda diğer insanlarla, ebeveyn çocuk üzerinde ebeveyn haklarını kullandığı zaman tezahür eden ve ebeveyne çocuğa bakma hukukî görevini yükleyen zımnî bir anlaşma manasına gelir.

Ebeveynin çocuğunu ihmâl edebileceği tezinin bir diğer zayıflığı tam da bu noktada ortaya çıkar. Aslında bu, zayıflıktan fazlasıdır, teorinin çelişkisinin sergilenmesi ve çökmesi noktasına ulaşır. Bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile/vasıta olan ebeveyn, çocuğun bakımını üstlenmezse, bunun yapılmasını sağlamak zorunda. Bu, çocuğu doğar doğmaz başka bir ebeveyne “devretmek” suretiyle olursa, ilişki gönüllülüğe ve rızaya dayandığı için problem yok sayılır. Ancak, bu yapılmazsa kamunun devreye girmesi gerekir. Bu da, çocuğu dünyaya getiren ebeveynin, olağan şartlar altında kendisinin üstlenmesi gereken bir yükü başkalarının, yani vergi mükelleflerinin sırtına yıkması anlamına gelir. Ve de bir tür saldırganlık teşkil eder.