.: Kâzım Berzeg

Klasik Liberalizmin Somut Örneği: Amerikan Anayasası, Başkanlık Sistemi ve Türkiye İçin Yeni Anayasa

Evvela, şu gerçekleri hatırlayalım;

a) Amerika Birleşik Devletleri anayasası, yazılı anayasacılık geleneğinin ilk örneği ve bu geleneği başlatan anayasadır.

b) Bu anayasa, 1787 tarihinden bu yana, 210 yıldır, küçük değişikliklerle yürürlükte bulunan tek anayasadır. Dünyanın “siyasi istikrar” abidesidir.

c) Bu anayasa ile kurulan “siyasi sistem” Amerika’yı 1870’li yıllardan itibaren dünyanın her alandaki “süper gücü” yapmıştır. Emsalsiz başarısı, 210 yıldır kanıtlanmıştır.

d) Bu anayasa, “demokratik hukuk devleti” düşüncesinin dünyaya örnek olmuş temelidir.

Amerikan anayasası, dünyaya “yeni bir devlet ve siyasi teşkilatlanma modeli” getirmiştir. Bu model, Amerika’da eşsiz bir başarı kazanmıştır. Ancak, yalnız şekil ve teşkilatlanma yönüyle Amerikan anayasasını taklit edenler, başarılı olamamışlardır.

Anayasanın yalnızca Amerika’da ve eşsiz biçimde başarı sağlamasının nedeni, bu anayasanın temelindeki “siyasi felsefe” veya “siyasi düşünce sistemi” ile birlikte bir bütün oluşturmasıdır. Başarısız denemelerin nedeni, anayasanın temelindeki “siyasi felsefe”yi tanıyıp benimsemeden, yalnızca “şekli”nin taklit edilmiş olmasıdır.

Evvela, Amerikan anayasasındaki “siyasi felsefe”nin “ne olmadığına” göz atalım:

a) Amerikan anayasasında, “devleti güçlendirme” düşüncesi yoktur. Aksine, devlet gücünü federal düzeyde üç temel fonksiyon arasında benzersiz biçimde bölen, her organın diğerini etkin biçimde denetleyip dengelemesiyle “federal güç”ü etkin biçimde sınırlandıran, ayrıca siyasi gücü “federe yönetimler” arasında taksim eden, bu yönleriyle dünyada benzersiz şekilde “devlet gücünü dağıtıp sınırlandıran”, öte taraftan, devlet gücüne karşı “bireyi” koruyan, “devlete karşı, bireyden yana” olan açık bir düşünce sistemine sahiptir. Amerika’nın devleti, gücü dağıtıldığı ve sınırlandırdığı için kendiliğinden güçlenmiştir.

b) Amerikan anayasasında “devletin resmi dili” yoktur. Fakat, Amerika güçlü olduğu için İngilizce fiilen bütün dünyanın ortak dili olmuştur.

c) Amerikan anayasasında millet (nation), milli (national), milliyetçilik (nationalism) kelimeleri ve bu kavramlar yoktur. Bunlar gibi “milli irade” ve “milli hakimiyet” kelime ve kavramları da yoktur. Birkaç yerde, soyut ve “bireylerin toplamından farklı bir varlık-kişilik” anlamına gelmeyecek ve bireylerin toplamını ifade edecek biçimde halk (people) kelimesi kullanılmıştır. Ancak, Amerikan halkı, dünyada “gönüllü birliktelik”in en belirgin temsilciliğini yapmaktadır.

d) Amerikan anayasasında militarizm yoktur. Anayasada, ayrı ayrı, kara ve deniz kuvvetlerinin başkanın emrinde olduğu yazılmış olup, bunlar tek bir ordu oluşturmazlar. Daha da ötesi, anayasanın “insan hakları eki”nin 2. Maddesinde ” halkın silah bulundurma taşıma hakkı” güvenceye alınmıştır. Bize çok kere ters gelse de, Robert A. Dahl, Amerika’da ve İsviçre’de halkın tamamının silahlı olmasının demokrasiyi geliştirdiğini, zira federal hükümetlerin, tamamı silahlı olan halkların çoğunluğunun istemediği politikaları uygulamaya fiilen güçlerinin yetmeyeceğini yazmaktadır. Bu düşünce biçimi ile, Amerika, dünyanın “en çok antimilitarist” zihniyetli rejimine sahiptir. Bu sebeple resmen “asker kaçağı” Clinton, Cumhurbaşkanı olabilmektedir. Amerika’nın “dünyanın en çok antimilitarist siyasi düşünce sistemine” sahip olması, son yüz yıl boyunca dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasını engellememiştir.

e) Amerikan anayasasında, devleti yücelten, babalaştıran, kutsallaştıran bir kelime veya kavram yoktur. Bu haliyle dünyanın en çok “anti faşist” anayasasıdır. Ne var ki, tamamı silahlı olan Amerikan halkı, kutsallığı, yüceliği, babalığı olmayan bu devlete karşı gelmemekte, isyan etmemektedirler.

f) Amerikan anayasasında ve siyasi lisanında, cumhurbaşkanını veya başka herhangi bir kamu görevlisini veya herhangi bir makamı yücelten, kutsallaştıran bir ifade yoktur. Herkese “bay” diye hitap edilir. Başkana da yalnızca “Bay Başkan” denilir.

g) Amerikan ekonomisinde devlet, yatırımcı, girişimci, işletmeci değildir. Buna karşılık, dünyanın bütün devletlerine ekonomik-mali yardım yapabilmektedir.

h) Amerika’da, ordu mensupları devletlerin siyasetine karışmaz. Tek bir siyasi cümle kaçıran en ünlü, itibarlı, yüksek komutan, derhal görevinden alınır.

i) Amerika’da devlet, dine, inanca, cemaate, tarikata, kiliseye, camiye, papaza, imama, kilisenin, cemaatin okuluna, eğitimine karışmaz. Bu sebeple, yeni “dinler”, yeni “tarikatlar” yeni cemaatler çoğunlukla Amerika’da kurulur. Ancak, Amerika’da, din kavgası yoktur.

Amerikan Anayasasına ve Siyasi Modeline Vücut Veren “Siyasi Düşünce Sistemi” Nedir?

Amerikan anayasası, dünyanın en “doktrinel ve ideolojik” karakterli anayasasıdır. “Kurucu babalar” belirli ve tutarlı bir siyasi düşünce sistemini, büyük bir sadakat, hatta bağnazlıkla anayasa ve siyasi model haline getirmişlerdir. Bu sebeple Giovanni Sartori, “Amerikan anayasası klasik ve sözcüğün tam anlamıyla liberal anayasacılığın temel örneğini oluşturmaktadır” cümlesini yazmıştır.

“Kurucu babalar” İngiliz siyasi düşünce geleneğini esas almışlar, John Locke’un “devlet anlayışı”nı aynen benimsemişler, onu Montesquieu ve Thomas Paine ile tamamlamışlardır. Bu düşünce çizgisine sonradan verilen ad “klasik liberalizm”dir.

Amerikan anayasası, fikri-ideolojik çerçevesi yönünden 1776 tarihli “Bağımsızlık Beyannamesi” ve 1791 tarihli “Haklar Bildirgesi” ekiyle bütünlük oluşturmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin dayandığı “siyasi düşünce sistemi” ve “devlet anlayışı” kısaca şudur:

“Devlet, Allah’ın eşit yarattığı insanlar tarafından, tabii hukuktan kaynaklanan insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla, insanların rızasına dayanan toplum sözleşmesiyle kurulur. Meşruiyetinin temeli, yönetilenlerin rızası ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıdır. Yönetilenlerin rızasını yitiren veya insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacından sapan devlet meşruiyetini yitirir. Meşruiyetini yitiren devlete karşı insanların direnme ve o devleti yıkıp yenisini kurma hakları doğar.”

Bu “devlet anlayışı”nın arkasında da Thomas Hobbes’un, devleti, ekonomik ve cebir gücünün mutlak sahibi “Leviathan-ejderha” olarak tanımlaması vardır.

Amerikan siyasi düşüncesine göre, “insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak” amacıyla kurulan devlet, aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerine karşı en büyük “potansiyel tehdit”tir. Bu sebeple, gücünün dağıtılması, sınırlandırılması, denetim altına alınması gerekir.

İngiliz siyasi düşünce geleneğinde, William Pitt’in “sinırsız güç yozlaşmaya mahkumdur” vecizesiyle, Edmund Burke’ün “güç ne kadar fazla ise o kadar tehlikelidir” cümlesiyle ifade etmiş olduğu bir önemli ilke de Amerikan anayasası ve siyasi sisteminde etkili olmuştur. Anglo-Amerikan liberal düşünce geleneğinde, devlet, toplumla bütünleştirilmez, siyasi güce, daima kötüye kullanılabileceği kuşkusuyla bakılır.

“Kurucu babaların” yukarıda özetlediğimiz, anayasaya ve siyasi modele esas olan “siyasi felsefeleri”, Amerikan tarihinin her döneminde, güçlü “muhafazakar ve mutaassıp” siyasi kadrolarca canlı tutulmuştur.

Anayasanın “Başlangıç”ında ABD’nin Kuruluş Amacı

Anayasanın kısa “başlangıç”ında, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş amacı, şu ifadelerle açıklanır:

“Bizler, Amerika Birleşik Devletleri halkı, aramızda daha iyi bir birlik kurmak, adaleti sağlamak, ülkemizde huzuru, toplum güvenliğini gerçekleştirmek, genel refahı gelişirmek, bizim ve gelecek nesillerimizin özgürlük nimetinden yararlanmamızı güvenceye almak amacıyla kabul ettiğimiz bu anayasayı Amerika Birleşik Devletleri için yaptık.”

Amerika Birleşik Devletlerini kuran 1787 Anayasası’nın başlangıcında yer alan ve “bağımsızlık beyannamesi”nin devamı niteliğindeki bu ifadeler, devletin kuruluş amacının yalnızca insanlara ve topluma hizmet olduğunu ve ABD’nin başlangıçta bir “hizmet teşkilatlanması” olarak kurulduğunu açıklamaktadır.

Amerikan anayasası “federal devlet” anayasasıdır. Model olarak, “kuvvetler ayrılığı” sisteminin en mükemmel örneği olmasının yanında, federe devletlere (state) geniş özerklik alanı
bırakan federatif yapısıyla da büyük önemi vardır. Ancak, Amerikan anayasasının çok daha önemli
özelliği, ortaya koyduğu “devlet anlayışı”dır. Anayasa bütünüyle siyasi anlamda devrimcidir. En büyük devrimi de “devlet anlayışı” ile gerçekleştirmiştir.

ABD “dış ve iç düşmanlara karşı kazanılan çetin bir “bağımsızlık savaşı”ndan sonra
kurulmuştur. Ancak anayasasında, savaşı, zaferi, kahramanlığı, düşmanları hatırlatan tek bir kelime yoktur.

Dünya’da Cumhuriyet ile Demokrasi’yi İstikrarla Birleştirmiş Tek Örnek ABD’dir.

Türkiye’de, Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştiren mesnetsiz, ciddiyetsiz şamatanın
aksine, Avrupa’da, son yüzyıl boyunca, demokrasiyi kesintisiz sürdürmüş olan rejimler, yalnızca monarşilerdir. Fransa’da da, ikinci dünya harbinde, işgal dışındaki bölgelerde Mareşal Petain’in faşist rejimi hâkim olmuştur.

Dünyada, cumhuriyeti ve demokrasiyi kesintisiz birleştirebilmiş tek rejim, ABD rejimidir.

Amerikan siyasi rejiminin ilkelerini bu açıdan da gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Evvela, federatif yapısı sebebiyle, Amerika’da bütün ülkeye yaygın, hiyerarşik olarak Washington’daki başkana bağlı, anladığımız manada bir bürokrasi yoktur. Buna ek olarak, Amerika’da bütün kamu görevlerinin yetkilileri, belirli süreler için, seçimle görevlendirilmektedir. State yöneticileri (gouvernor), emniyet görevlileri, hâkim ve savcılar, eğitim görevlileri ve diğer hizmetlerin yetkilileri, yalnızca kendilerini seçen halka karşı sorumludurlar. Böyle bir sistemde, başkanın veya bir başka liderin diktatör veya despot olması mümkün değildir, zira emir verebileceği hiyerarşik olarak kendisine bağlı, tayinini, terfiini sağladığı, sicilini tuttuğu yaygın bir bürokrasi kadrosu yoktur.

Nitekim, dünya siyasi edebiyat tarihinin önde gelen klasiklerinden olan Amerika’da Demokrasi adlı eserini 1832’de yazmış olan Alexis De Tocqueville, Amerika’daki BaşkanIık Sisteminin despotizme çok müsait Olduğunu, fakat Amerika’da, merkezi hükümet olduğu halde, merkezi idarenin (bürokrasinin) olmadığını, merkezi idare olmadığı için de Amerikan siyasi sisteminin demokratik olma vasfını koruduğunu yazmıştır.

Dünyada, merkezi idare (bürokrasi) sistemiyle birlikte başkanlık sistemini deneyen bütün ülkelerde De Tocqueville’in 1830’lardaki kehaneti gerçekleşmiş, başkanlık sistemi, otoriteryen, despotik yönetim mahiyetini kazanmıştır.

Amerikan sisteminin başka yerlerde başarılı olamamasının nedeni, Amerika’nın bu federatif ve “anti bürokratik” yapısının, başka yerlerde aynen uygulanmamış olmasıdır. Amerika, bu yönüyle de, bütün kamu hizmetlerinin, Van’daki cemi hizmetlisinin, Edirne’deki tapu hademesinin kadrosunu Ankara’dan verip, tayinini Ankara’dan yapan ve dünyada “bürokratik merkeziyetçilik”in en katı ve benzersiz bir örneğini sürdürmekte olan Türkiye’den çok farklıdır.

Tarihi gerçek olarak Amerika’dan dünyaya yayılmış olan ve Abraham Lincoln’ün ünlü 1865 Pitsburg nutkunda, “halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” olarak formüle edilen “cumhuriyetçi-demokratik teori”ye göre, devlet, kendisine ait ve önceden var olan herhangi bir temel fonksiyona sahip değildir. Demokratik teoriye göre:

a) Parlamento, devletin parlamentosu değildir. Yasama yetkisi halka aittir ve halk bu yetkisini, seçtiği ve parlamentoyu oluşturan temsilcileri vasıtasıyla kullanır.

b) Yargı, mahkeme devletin değildir. Yargı yetkisi de halkındır ve halk bu yetkisini de, Anglo-Amerikan anlayışına göre halkla organik bağı olan (juri, hakimlerin halk tarafından seçimi gibi) bağımsız ve halk adına karar veren mahkemeler vasıtasıyla kullanır.

c) Yürütme ve idare devletin değildir. Yürütme ve idare yetkisi de halka aittir ve halk bu yetkisini de, seçtiği başkanın veya parlamentodan oluşan, onaylanan hükümet vasıtasıyla ve seçilmişlerin emri altındaki idarenin yardımıyla kullanır.

Bu üç temel fonksiyon ve onları halk adına gerçekleştirecek üç temel organın birleşmesiyle ve sonradan devlet oluşur,

Demokratik teori, samimi olarak benimsenecekse, Türkiye’de, herkesin, öncelikle, yürütme, asker-sivil bürokrasi, idare ilişkisini, yeniden irdelemesine, öğrenmesine, anlamasına zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin, Sayın Cumhurbaşkanımız, bir gazeteciyle konuşmasında, “Bakanlar Kurulu siyasi bir organdır, ama Milli Güvenlik Kurulu devlettir” cümlesini kullanmakta, bu cümle herkes tarafından tasvip edilmekte, asker-sivil bürokrasi ile devlet özdeşleştirilmektedir. Bu demokratik teori ve anlayışa çok ters bir anlayıştır. Bu anlayışın tasvip gördüğü yerde, demokrasiden bahsetmek,
abesle iştigaldir.

Demokratik teoriye göre, asker-sivil bürokrasinin, idarenin, kullandığı yetkilerin, işlem ve eylemlerinin kendi mahiyetinden doğan bir meşruiyeti yoktur. Demokratik anlayışa göre, bürokrasi ve idare, kullandığı yetkilerin meşruiyetini, münhasıran halk tarafından seçilmiş başkanın veya hükümetin emri altında olmalarından alır. Genelkurmay Başkanı, Müsteşar veya Genel Müdür, halk tarafından seçilmiş başkan veya bakanın emrinde olduğu için ve onun emirlerine uymak suretiyle yetki kullanabilir, görev ifa edebilirler. Yaptıklarının sorumluluğu da bakana aittir. Herhangi bir anayasa veya kanun, herhangi bir bürokrata veya merkezi idare içindeki herhangi bir birime, seçilmiş başkan veya bakanın emrini, yetkisini, sorumluluğunu ortadan kaldıran bir özel yetki vermişse, o anayasa veya kanun antidemokratiktir.

Demokratik anlayışa veya teoriye göre, “bürokrasi devlet değildir”. Demokrasiden bahseden herkesin evvela bu yönde düşüncesini yenilemesi gerekir.

Amerikan anayasası ve tüm siyasi modeli ve bunun uygulaması, demokratik ilkelere en çok değer veren, bu yönüyle de örnek bir modeldir. Hemen tüm kamu görevleri yöneticilerinin, hakim ve savcıların halk oyuyla seçilmesi geleneği, bunun örneklerindedir.

Rejimin temelindeki inançlar, ilkeler ve kurallar genel kabul gördüğü ve tartışılmadığı için 20. yüzyılda, Amerikan siyasi rejiminde pragmatizmin hakim olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu kanının aksine Amerikan siyasi rejimi, dünyada en çok sadakatle sürdürülen ve temelde yer alan “inançlar, ilkeler ve kurallar rejimi”dir. Amerika, doktrinel ve ideolojik olarak “liberal demokratik” sistemi, mümkün olan azami sadakatle yaşatmış olan istisnai dünya bölgesidir. Başarısı, “inanç, ilke ve kurallara sadakatinin sonucudur. Türkiye’nin de, “inancı, ilkeyi, kuralı esas alan” yeni bir döneme ihtiyacı vardır.

ABD Siyasi Modelinin Temel İlkeleri

Buraya kadar, “demokratik cumhuriyet modelinin öncüsü ve başlıca istikrarlı, samimi uygulayıcısı olan ABD’nin siyasi rejiminin anayasasıyla da ifade edilmiş olan temel siyasi
düşüncesini, felsefesini açıklamaya çalıştık. Bu felsefenin üç temel unsuru:

a)Devlet anlayışı, devletin insanlar tarafından gerçekleştirilen ve insan hak ve özgürlüklerini, adaleti, güveni, insanların daha mutlu yaşamasını sağlamak için kurulmuş bir “hizmet teşkilatlanması” olduğu, ayrıca, manevi, ilahi, metafizik bir sebebi ve varlığı olmadığı, meşruiyetinin hizmetiyle sınırlı olduğu,

b) Demokratik devletin, tamamı halka ait ve halkı temsilen ifa edilen fonksiyon ve organların birleşmesiyle oluştuğu, halkın dışında bir “devlet yetkisi” kaynağının olmadığıdır.

c) Tabiatıyla, bütün dünya için “çağdaş devlet” olabilmenin ön şartı, R. A. Dahl’ın vurguladığı üzere, ordunun ve polisin özgür yurttaş denetiminde olması ve halkın seçilmiş temsilcilerinin emri altında bulunmasıdır.

Türkiye’de bu esaslan güvenceye alması kaydıyla, yeni bir anayasanın, başkanlık sistemini getirmesi veya parlamenter sisteme bağlı olması, ikinci derecedeki tercihler sayılmalıdır.

Başkanlık sistemi benimsendiği takdirde, Amerikan modeli, tekrar, bütünüyle ele alınmalıdır.

Başkanlık sisteminin, öncelikle, yasama ve yargıda anayasal düzenlemelerin ötesinde
yeni ve temelli bir “zihniyet reformu’nu gerekli kıldığı açıktır. Ayrıca, başkanlık sisteminin diktatörlüğe dönüşmemesinin ön şartı, Türkiye’de, dünyada benzeri kalmış olan, aşırı merkeziyetçi-hiyerarşik bürokratik yapının kökten değiştirilmesi ve Türkiye çapında, bütün kamu hizmetleri yönetici kadrolarının, valilerin, emniyet müdürlerinin, bütün idari birimler yöneticilerinin halk tarafından belirli süreler için seçilebilmesidir. Böyle köklü bir zihniyet ve yapılanma reformu olmaksızın geçilecek başkanlık sisteminin, Güney Amerika’da olduğu gibi kötü sonuçlar vermesi olasılığı büyüktür.

Parlamenter sistem tercih edildiğinde de, gerçekte “maddi manada anayasa” sayılmaması gereken 1982 metinin yok farz edilerek, tümüyle yeniden, yeni bir zihniyetle anayasa yapılması zorunludur.

Türkiye’nin her halde, siyasi tarihimizde benzeri gerçekleştirilmemiş “temelli, köklü bir siyasi reforma, devlet reformuna” ihtiyacı vardır. Siyasi zihniyet, devlet anlayışı değişmedikçe, yapılacak arızi, mevzii düzenlemeler, herhangi bir olumlu sonuç vermeyecektir.

Yeni Türk Anayasasının “Ruhu”

Benimsenen sistem hangisi olursa olsun, yeni bir anayasanın ruhunu” ifade edecek “başlangıcı şu mealde olmalıdır.

“Bizler,
Yeryüzünde en yüce değerin insan olduğuna,

Devletlerin insanlar tarafından, bütün dünyada özgürlük, eşitlik, adalet, dostluk ve barışı sağlamak amacıyla kurulduğuna, hak, yetki ve egemenliklerinin bu amaçla sınırlı olduğuna,

İnsanların doğal hukuktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, demokratik ilkelerden sapan devletlerin meşruiyetlerini yitireceğine ve meşruiyetlerini yitiren devletlere karşı insanların direnme ve kurmuş oldukları o devleti feshedip yeni devlet kurma haklarının doğacağına,

İnanan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşları,

Otoriter, totaliter, militarist ve ayırımcı devlet politikalarına karşı olduğumuzu belirterek, demokratik hukuk devleti ilkelerine bağlılığımızı yineleyerek,

Irki, rengi, dili, dini, cinsiyeti, etnik ve kültürel bağı, ekonomik, sosyal veya resmi konumu ne olursa olsun bütün insanların eşit onur ve saygınlığa sahip olduklarını, insanların bağlı oldukları toplumsal değerlerinde saygınlığa layık olduğunu vurgulayarak,

Devleti oluşturan bütün işlevlerin, idarenin bütün işler ve eylemlerinin mutlak açıklığını ve en etkin biçimde denetlenebilmelerini sağlamak,

Hukukun üstünlüğünü, adaleti gerçekleştirecek, insan hak ve özgürlüklerinin mutlak dokunulmazlığını ve güvenliğini sağlayacak yeni bir siyasi düzeni kurmak,

Devleti, vatandaşlarının ve gelecek nesillerin mutluluğuna hizmet etmek, tüm insanlığın ortak hedefleriyle uyumlu politikalara yöneltmek, bütün insanlara saygıyı esas almak üzere yeniden yapılandırmakta olan bu anayasayı, insanlığın hizmetine sunmaktayız.”

“Siyasi Denetim Modeli” Olarak, “Devlet Gücü Düşmanı” Amerikan Parlamentosu

Türkiye’de parlamento, yalnızca “kanun yapma makinası” olarak görülmektedir. Oysa, demokratik parlamentonun daha önemli ve öncelikli görevi, denetimdir.

Amerika örnek alındığında, parlamento denetimi de öncelikle bir “zihniyet” meselesidir. Artık “tabu”ları yıkmak için, bu “zihniyet”e de kısaca bakmak gerekir.

Amerikan “Muhafazakar-Cumhuriyetçi-Liberal” düşünce geleneğinin “devlete bakışı”, daha mülayim bir kelime için araştırmama rağmen, tek bir kelimeyle “hostile-düşman” kelimesiyle özetlenmektedir.

Bu anlayışı, daha ileri düzeyde temsil eden, Cumhuriyetçi Parti, 1854’te “kurucu babalara bağlılık” ilkesiyle kurulmuş, 1860’tan 1928’e kadar, yaklaşık 70 yıl, sürekli parlamento çoğunluğuna sahip olmuş, A. Lincoln’den itibaren 1933’e kadar, başkanların 3/4’ü Cumhuriyetçi Partiden seçilmişlerdir. Bu süre içinde “devlet gücü düşmanlığı ideologları”, görüntülerine ters biçimde, Amerika’yı dünyanın en güçlü devleti yapmışlardır. Roosevelt’in 1933’te başkanlığından, Truman’ın sonuna (1952) kadar, Demokratik Parti hakim olmuş, son dönemde hakimiyet süreleri eşitlenmiştir.

Halen parlamentoda Cumhuriyetçi Parti çoğunluktadır. Çoğunluk lideri, kendisi de bir siyaset teorisyeni olan Newt Gingrich, bir yazısına “Muhafazakar olduğum için herkes beni devlet düşmanı sanıyor” cümlesiyle başlamıştır.

İki yüz on yıllık tecrübenin sonucundan bakıldığında, Amerika’daki “devlet gücü düşmanlığı ideolojisi”nin, devlete zarar vermediği aksine, devleti sağlığa kavuşturmak suretiyle güçlendirdiği görülmektedir.

Bu ideoloji, parlamentonun “etkin denetim geleneği”nin temelidir.

Örneğin, pratikte ve teoride, çağımız Amerikan siyasetinin önde gelenlerinden olan, 1964’te Cumhuriyetçi Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olan, Barry Goldwater, 1962’de, Zenci çatışmaları sırasında, yöneticisi (gouvernor) olduğu Alabama State’ine, Başkan Kennedy’nin “federal ordu birlikleri gönderme” kararına karşı çıkmış, Alabama’ya gönderilecek federal ordu ile harp edeceğini açıklamıştır. Bu yüzden de kimse kendisine “vatan haini, bölücü, isyancı” dememiştir.

Amerika’da parlamentonun etkin denetimini sağlayan ikinci neden de, Amerika’nın federatif yapısı paralelinde, merkezi bir “parti disiplini”nin olmaması, patilerin de her state’de aynı teşkilatı bulunan “federal yapıda” olmalarıdır.

“Devlet gücüne düşmanlık” veya daha hafif deyimle “devlet gücüne karşı daima kuşkulu olmak” geleneği ile birlikte, parti disiplininin olmaması, Amerika’da, parlamentonun etkin denetimini sağlamaktadır.

Bürokrasi Üstünde Parlamento Denetimi, Impeachment

Anglo-Amerikan modelinde ve özellikle Amerika’da, parlamento denetiminin en etkin yollarının başında Impeachment sistemi yer almaktadır.

Bu sistem, başkanı, federal hakimleri ve başkanın atadığı bakanları (sekreter) ve üst düzey yönetici-bürokratları hedef alır. Görevini, ihmal, suiistimal edenler, başka kusurları olanlar impeachment soruşturmasına maruz kalır ve görevlerine son verilebilir.

Her ne kadar Amerika’da bu sistemin çok az uygulandığı söylenmekteyse de, bu azlığın nedeni, aleyhine soruşturma başlatılanların büyük çoğunluğunun, soruşturmanın ilk adımında görevlerinden istifa ederek soruşturmayı durdurmalarıdır.

Amerikan tarihinde iki başkan (1865’te Anrew Johnson ve 1974’te Nixon) bu soruşturmaya muhatap olmuş, Nixon cumhurbaşkanlığından ayrılmıştır. Çok sayıda bakan, üst düzey bürokrat ve federal hakim aleyhine soruşturma başlatılmış, bunların büyük çoğunluğu, soruşturma başladığında istifa etmişlerdir. Amerikan tarihinde, aleyhine soruşturma açılan ve başlangıçta istifa etmeyen federal hakim sayısı 10’dur. Bunların birisi Yüksek Mahkeme hakimidir ve bu hakimlerin 5 adedinin görevlerine son verilmiştir. Impeachment uygulaması sonunda mahkum olmanın manevi ağırlığı
çok fazladır. Mahkum olanlar, adlarıyla ansiklopedilerde yer alacak şekilde emsal teşkil etmektedirler.

Amerikan Parlamentosu diğer denetim yöntemleri yanında impeachment yönetimini de ciddi biçimde uygulamaktadır. Bu sistemin ayrıcalığı ve özelliği, Parlamentoya, bütün federal kamu görevlilerini, doğrudan denetleme olanağı vermesidir. Örneğin, başkana soruşturma açılmaksızın, doğrudan herhangi bir kamu yöneticisi, genel müdür pozisyonunda birisi veya bir general veya hakim aleyhine bu soruşturma açılabilmektedir.

“Devlet gücüne düşmanlık” geleneği, bu denetimde de, aleyhine soruşturma açılanın himaye görmesini engellemektedir. Bu yöntem, Parlamentoya, merkezi bürokrasiyi doğrudan denetleme gibi çok büyük bir olanak, üstünlük, güç ve saygınlık vermektedir.

Halen, Clinton da impeachment denetiminin muhatabıdır.

Yargı Üstünde Parlamento Denetimi

Amerika’da yargı bağımsızlığı vardır, ancak bu federal hakimlerin Parlamento tarafından impeachment yoluyla denetlenmesine engel değildir.

Bu sebeple, Amerika, kuvvetler ayrılığının en ileri örneğidir, fakat nihai ve en üstün güç Parlamento’dadır. Parlamento, doğrudan, bütün kamu görevlilerinin işine son verebilir.

Bu sistem demokratik düşünce teoriye en uygun sistemdir.

Türkiye için yapılacak yeni anayasada, Amerikan parlamentosuyla ilgili bu örnek dikkate alınmalı, seçilecek sistem ne olursa olsun, “zihniyet değişikliği”  ile paralel şekilde, parlamentoya üst düzey bürokrasiyi doğrudan denetleme olanağı verilmeli, yargının durumu bu çerçevede de düşünülmeli ve anayasaya katı parti disiplinini önleyecek hükümler konulmalıdır… Herkes, öncelikle ve en üst düzeyde Parlamentoya saygılı olmalı, parlamentodan çekinmeli ve nihai sözün parlamentoda olduğunu bilmelidir.

Ayrıca, Amerika’da, bakanları, federal hakimleri, üst düzey bürokratları ve ordunun komutanlarını, görünüşte başkan atamakta, fakat, başkanın ataması, Parlamentonun onayına bağlı bulunmaktadır. Başkanın gösterdiği bir adayın, Senato komisyonlarında, bütün geçmişi ve kariyeri ile çok ciddi biçimde incelenmesi geleneği vardır. Bu usul dikkate alındığında, atamayı asıl yapanın Parlamento olduğu görülmektedir. Bu atama yöntemi de parlamentoya fiili bir denetim olanağı vermektedir. Yeni anayasada bu yöntem de dikkate alınmalıdır.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika’da da bütçe ve vergi kanunlarını parlamento yapmakta fakat Amerikan parlamentosu “devlet gücüne düşmanlık” geleneği dolayısıyla, bütçeyi de ciddi bir denetim vasıtası olarak kullanmaktadır.

Bu sistemde, Amerikan devletini bürokrasi ile özdeşleştirmek mümkün değildir. Asal güç parlamentodadır. Parlamento ise devletin değil, halkın parlamentosudur.

Amerikan Başkanı, Dünyada Çok Güçlü – Amerikan İç Yönetiminde Güçsüzdür

Mevkii, bakanları, bürokratları ile “devlet gücü düşmanı” olan parlamentonun ciddi gözetim ve denetimi altında bulunan başkanı asıl sınırlandıran, Amerika’nın federatif yapısıdır. Amerika’da, federal devletin sınırlı bir kanun yapma alanı vardır.

Sayıları halen 51 olan state’lerin, kendi seçilmiş parlamentoları, anayasaları, kanun yapma yetkileri, farklı kanunları, polis örgütleri, bakanları, vergileri vs. vardır. State’lerin altında da “local government-mahalli yönetimler” ve “eğitim bölgeleri” bulunmaktadır. Başta state’lerin yöneticileri dahil, kamu hizmetlerinin hemen tamamı, halkın belirli süreler için seçtiği kadroların yönetimindedir.

Amerika’da anladığımız anlamda, “merkezi kumandalı” devlet bürokrasisi yoktur. Merkezi idareler, FBI gibi birkaç birimden ibarettir.

Bu sebeple, Amerikan başkanının herhangi bir state’de, kendisi tarafından tayin edilmiş müdürü, memuru, valisi vs. yoktur. Emir verebileceği alan çok sınırlıdır.

Amerika başkanı, fiilen Amerikayı değil, fakat, Amerika dışındaki dünyayı yönetmektedir. Amerika’da başkanlık sisteminin demokratik sistemi bozmamasının çok önemli bir sebebi, başkanın ve ona bağlı merkezi bürokrasinin, alan olarak yetkisizliğidir.

Amerika’da Yargının Esası State Yargısıdır. State’lerde Hakimleri Halk Seçer

Amerikan yargı sistemi, esasında statelere aittir. Davaların %95’ten fazlası, state yargısı içinde kesin hükme bağlanır. Her State’in yargı sistemi farklılıklar gösterir. Bununla birlikte her state’de, bidayet, istinaf ve temyiz mahkemeleri vardır.

Amerikan state mahkemelerinin hakimlerinin yaklaşık %90’ı, milletvekilleri gibi belirli süreler için geleneksel olarak avukatlık tecrübesi olanlar arasından, halk tarafından seçilir. Savcıların durumu da aynıdır.

Anglo-Amerikan sisteminde jüri esastır. Ayrıca, son yıllarda bazı state’lerde, “hakim izleme komisyonları” da kurulmuş, bu komisyonlar halk adına hakimleri izlemektedirler. State hakimleri için de Impeachment usulü vardır.

Bu yollarla, Amerikan yargısının halkla organik ilişkisi bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı esastır, ancak, yargı asıl gücünü ve bağımsızlığını, organik olarak bağlı olduğu halktan almaktadır.

Federal Yargı Hakimleri Parlamento Tarafından Onaylanır

Amerika’da ayrıca bir de “federal yargı sistemi” vardır. Federal mahkemelerin baktığı dava sayısı çok az, federal kanunlar, state’ler arası ihtilaflarla sınırlıdır. Kural olarak federal mahkemeler, state mahkemelerinin üst mercii değildir.

Federal Yüksek Mahkeme ise, bütün yargı sisteminin en üst merciidir. Çok az sayıda istisnai davalar ve daha çok anayasayla ve anayasaya aykırılıkla ilgili davalar, Yüksek Mahkeme’ye gider.

Yüksek Mahkeme dahil, bütün federal mahkemeler hakimleri, çok ciddi parlamento denetiminden sonra başkan tarafından atanır. Hepsi impeachment yöntemiyle, parlamento denetimine tabiidir.

Dünyada benzeri olmayan ve mutlak sorumsuzlukla özdeşleştirilen “yargı bağımsızlığı” tartışmasının yapıldığı Türkiye’de Amerikan yargısını da dikkate almak gerekir.

Eleştirilere rağmen, dünyada en güçlü, etkili ve tatminkâr yargı Amerika’dadır.

Hukuk Devleti

“Hukuk Devleti flkesi”, hukuk tatbikatında, ilk defa, Amerikan Yüksek Mahkeme’sinin 1803 tarihli “Marbury ve Madison” emsal kararı ile ortaya konulmuştur. Bu davada, Marbury adlı Amerikan vatandaşı, Başkan Madison’a karşı, “devletin anayasa ile güvenceye alınan hak ve özgürlüklerini çiğnediği” iddiasıyla dava açmış Yüksek Mahkeme, “devletin, herhangi bir kanuna uygun olarak da olsa, vatandaşların anayasada güvenceye alınmış hak ve özgürlüklerini ihlal edemeyeceğine, insan hak ve özgürlüklerine aykırı hükümler ihtiva eden kanunların vatandaşlara karşı uygulanamayacağına karar verilmiştir.

Avrupa’da, Napolyon düzenlemelerinden itibaren, ilkel biçimde ve yalnızca “idari eylem ve işlemlerin kanunlara uygunlugu”,”yargı benzeri” idari organlarca denetlenmeye başlanmış, bu “Şurayı Devlet”le Osmanlı’ya da intikal etmiştir.

Amerikan anlayışı, Avrupa’da ikinci dünya harbinden sonra, anayasa mahkemelerinin kurulması, idari denetleme organlarının bağımsız mahkemeler haline getirilmesi ve denetim dışı hükümet tasarrufları”nın kaldırılması ile, “üçlü yargı sistemi” içinde yaygınlaşmıştır.

Günümüzde, hukuk devleti, ister Amerika’daki tek yargi sistemi” ister Avrupa’da yaygın “üçlü yargı sistemi-adli, idari, anayasa yargısı” içinde olsun:

“Devlete karşı, insan hak ve özgürlüklerinin korunmasının yargı denetimi ve güvencesi altına alınması”dır.

Modern Avrupa sistemi (B. Almanya-İtalya) 1961 Anayasasıyla Türkiye’ye de aktarılmıştır. Ancak, Türkiye denemesi, bu alanda da, “zihniyet’in, teşkilattan daha önemli olduğunu kanıtlamıştır.

Demokratik teoriye göre, yargı “millet- halk” adına ve halkın adalet duygusunu da dikkate alarak karar verir. Yargı da, devletin değil, halkın organıdır. Hâkim “devlet memuru” değildir. Buna karşılık, Türkiye’de yargı bir devlet kuruluşu” ve bürokrasinin unsuru gibi algılanır, hakimlerimiz, samimiyetle “devlet memuru” olduklarını söylerler.

Demokratik teoride, yargı bağımsızlığı “halkın adalet duygusuna” karşı değil, devleti oluşturan diğer iki organa, yürütme ve yasamaya karşıdır. Yargı da gücünü halktan alır ve halktan güç almayan yargı bağımsız olamaz. Oysa Türkiye’deki düşünce geleneğinde, yargının halka dayanması, halktan güç alması yoktur. Türkiye’de evvela, yargı, bu zihniyet yüzünden bağımsız ve güçlü olamamaktadır. Evvela, bağımsız ve güçlü olmayan yargı ile “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” olmaz.

Ayrıca, 1961’de, Anayasa Mahkemesi, Yassıada hakimlerinden ve onlarla aynı siyasi görüşte olanlardan oluşturulmuş, Danıştay’ın yeniden yapılandırılmasında da siyasi eğilimler hakim olmuştur. Bu yüzden de Türkiye’de, teşkilat kurulmasına rağmen, bunlar “ölü doğmuş”, bu kadrolaşma günümüze kadar sürmüştür.

Bu iki sebep dolayısıyla, Türkiye’de hukuk devleti de, hukukun üstünlüğü de yoktur.

Yeni anayasada, öncelikle yargıyı, bağımsızlığını ve gücünü halktan alan, halka dayanan, yargıyı da halkın organı sayan, hakimleri “devlet memuru” olarak görmeyen, kararlarında, “hukukun ilkeleri” yanında “halkın adalet duygusunu” da dikkate alan bir zihniyeti hakim kılacak şekilde, tercihe göre “tek yargı” veya “üçlü yargı sistemi” içinde, kökten ve yeniden yapılandırmak gerekmektedir. “Bağımsız ve güçlü yargı”nın ön şartı budur. Hukuk devleti ilkesinin de öncelikli gereği budur.

Bu amaçla:

a) Mahkemelerde “halk jürisi”nin kurulması,

b) Amerika’daki çoğunluk uygulaması gibi, hakim ve savcıların da, belirli süre için halk tarafından seçilmesi veya,

c) Halkı temsil eden Amerikan parlamentosundaki hakimleri de içine alan “impeachment” denetimine benzer bir denetim sisteminin parlamentoda kurulması veya,

d) Her kademedeki hakimleri, halk adına denetleyecek, üyeleri belirli vasıftaki vatandaşlar arasından hak tarafından seçilen, yargı sistemi dışındaki bir denetim sisteminin kurulması seçenekleri tartışmalı ve birisi benimsenmelidir.

Din Özgürlüğü ve Laiklik

Din özgürlüğü ve laiklik alanında, birbirinden farklı iki sistem vardır.

a) Amerikan anlayışında ve ABD anayasasının 1791 “ek”lerinin 1. maddesinde, devletin din alanına, herhangi bir mülahaza ile karışması yasaklanmıştır. Bu sistem, “devletin dinden, dinin devletten ayrı olması” sistemidir.

b) 1789 Beyannamesinin 10. maddesinde ilk defa yazılmış olan Fransız anlayışında, din özgürlüğünün “kanunla kurulu kamu düzenini bozabileceği” varsayılmış, “kanunla sınırlı din özgürlüğü” ilkesi benimsenmiştir. Bu sistemde, din de devletin gözetimi ve denetimi altındadır. Halen Türkiye’de Fransız anlayışı hâkimdir.

Yeni anayasayla getirilecek sistem, Amerikan anlayışı yönünde olmalıdır.

Parlamento

Türkiye’de parlamento, “kanun yapma makinesi” gibi görülmektedir. Evvela, bu zihniyet değişmelidir. Zira demokraside, parlamento öncelikle denetim görevini yapar. Bu durum, parlamentonun etkinliğini de zayıflatmaktadır.

Bu çerçevede:

a) Milletvekillerinin, genel başkan, parti yönetimi ve parti grubuna karşı özgürleşmesini sağlayacak yasal tedbirler alınmalıdır,

b) Denetim, uzmanlığı, teknik bilgiyi gerektirir. Halen, milletvekilleri yalnızca gazete haberleriyle denetim yapmaya çalışmaktadırlar. Bu sebeple, idaredeki, bütün teftiş murakabe, denetim birimleri, parlamentoya bağlanmalı ve bu kadro, milletvekillerinin direktif ve talepleriyle, denetime esas olacak uzmanlık çalışmalarını yapmalıdır.

c) Devlete, idareye ait bütün bilgiler, milletvekillerine açık olmalı, milletvekillerine karşı “devlet sırrı” olmamalı, bürokraside bütün yetkili ve görevliler, milletvekillerinin denetim amacıyla vaki taleplerini yerine getirmek zorunda olmalıdırlar.

d) Asker-sivil üst kademe bürokratların hükümetçe tayininde, önceden Parlamentonun inceleme ve onay vermesi şartı, Amerika’da olduğu gibi getirilmelidir.

e) Amerika’da “impeachment” yönetiminde olduğu gibi Parlamento, üst kademe bürokrasiye karşı da soruşturma açabilmeli, müsteşarlar, genel müdürler, komutanlar vs. soruşturma sonucuna göre parlamento kararı ile de görevden alınabilmelidirler.

Anayasada yalnızca makul-yeterli sayıda vatandaşın siyasi parti kurabileceği ve partilerin uygun gördükleri biçimde teşkilatlanabilecekleri hükmü yer almalı, başkaca bir kısıtlama, yasak getirilmemelidir.

Seçim kanununda, milletvekillerinin özgürce ve siyasi görüş ve içtihatlarına göre görevlerini yapabilmeleri için, seçimlerdeki adaylıklarında, parti merkezinin etkinliğini ortadan kaldıracak yönde düzenleme yapılmalıdır. Milletvekilini parti genel başkanı veya yönetimi tayin etmemeli, halk seçmelidir. Milletvekili gerçekten halkın temsilcisi olabilmelidir. Temsili demokrasinin öncelikli şartı budur. “Kapı kulu meclisi” ile demokrasi olmaz.

Yürütme reformu konusunda, evvela “başkanlık sistemi”ne karşı tavır belirlenmeli, bu sistem tercih edildiğinde, dünyada başarılı tek uygulaması olan, Amerikan zihniyet ve devlet teşkilatlanması eksiksiz ve aynen alınmalıdır. Ancak, özellikle “federatif sistem”in Türkiye’de kabulüne henüz düşünce ortamı müsait değildir.

Parlamenter sistem tercih edildiğinde, Türkiye’nin şu özelliği dikkate alınmalıdır:

Türkiye, dünyada benzeri olmadık biçimde, kata “merkezi hiyerarşik bürokratik sistem” ile yönetilen, istisnai bir örnektir. Bu yönetim anlayışı, demokrasiyle de bağdaşmamaktadır.

Yerel yönetimler ve bürokrasi, önceden belirlenecek, tutarlı bir strateji içinde, bu istisnai “merkezi-hiyerarşik bürokrasi” modelini köklü biçimde değiştirmeyi hedef almalıdır.

Adaletle İlgili Sorunlar

Yargı bağımsızlığı konusundaki ilk sorun, daha önce açıklandığı gibi, zihniyet ve örgütlenme olarak, yargının bürokrasinin bir unsuru olmaktan çıkarılması, halka dayanır ve halktan güç alır hale getirilmesidir.

Bağımsızlık, Türkiye’de, belirli bir kesimin yönlendirmesiyle ve o kesimin görüşlerinin Türkiye yönetiminde hâkim kılınması için yargının da vasıta yapılması amacıyla tartışılmaktadır.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Dünyada, yargının en etkin, bağımsız ve en tatminkar olduğu yer Amerika’dır. Amerika’da yargı da şiddetle eleştirilebilmektedir. Sistemin diğer unsurları gibi, eleştirilebildiği için güçlü ve etkilidir. Amerikan yargı sistemi hakkında açıklama yapılmıştır.

Türkiye’de pek çok kişi, yargı birliğini, yalnızca askeri yargıyı düşünerek ifade etmektedirler. Teknik olarak yargı birligi veya “tek yargı sistemi”  Amerikan sistemidir. Bu sistemde, adli, idari, anayasa yargısı olmak üzere üçlü ayırım yoktur. Tek yargı, adli, idari ve anayasayla ilgili ihtilafların tamamına bakmaktadır.

Yalnızca asker kişilerin, meslek ve görevleriyle ilgili suçlarına bakan askeri mahkemeler başka ülkelerde de vardır. Bu istisnai bir ayırımdır. Temel sistem tartışması ile karıştırılmaması gerekir.

Adalet konusunda, pek çok konudan  söz etmek mümkün. Örneğin;

a) Türkiye’de yargı, içtihat oluşturmamak, ilişkilerde muayyeniyet sağlamamak suretiyle, kendi iş yükünü, ihtilafları artırmaktadır. Hemen, her konuda, birbirine aykırı Yüksek Mahkemeler kararları bulmak mümkündür. Bu durum, bireyleri “hukukun ne olduğu” hususunda tereddüte düşürmekte, dava açmaya teşvik etmektedir.

b) Kanunların gereği olmadığı halde, yargı kararları, kötü niyetlileri borçlarının ifasından kaçınmaya yöneltmekte, bu durum da davaları artırmaktadır. Mesela, Borçlar Kanunun 105. maddesi, faizle karşılanmayan munzam zararın tazminine dair hüküm taşımaktadır. Yüksek enflasyon yüzünden, kanuni faiz gecikme zararını karşılamamakta, borcunu ödemeyen kâr etmektedir. Her nedense, Türk yargısı, yürürlükteki BK 105. m.’yi uygulamamakta, borca direnenleri teşvik ederek, davaların çoğalmasına yol açmaktadır.

Araştırıldığında, bunun temelinde “devleti himaye ideolojisi”nin yattığı görülebilir. Ancak yargı “devleti korumaya” soyunarak de ğil, adaleti gerçekleştirerek, gerçekte devleti korumuş olur.

c) Aslında Avrupa’dan alınan Usul Kanunları uygulanmamaktadır. Mesela, Hukuk Usulü Kanunun 213. maddesinden başlayan “tahkikat” bölümü, davaya taraf olmuş herkesin bilebileceği gibi, Türkiye’de, kanunla yazılı olduğu biçimde hiç uygulanmamıştır.

Davaları, ihtilafları artıran bu hususlar Türkiye’de, ciddi bir “yargının denetimi” sorununun olduğunu göstermektedir.

d) Bütün bunların yanında, Türkiye’de, hâkim ve savcı sayısı çok azdır. Yargıya çok az tahsisat verilmektedir.

Yargı çok önemlidir. Derhal, Türkiye’de hâkim ve savcı sayısı, Almanya’da olduğu gibi 25.000’e çıkarılmalıdır. Hâkim ve savcıların Avrupa’da da mesleki bilgi ve görgü edinmeleri, ciddi bir programa bağlanmalı, Batı mahkemelerini en az bir yıl süreyle takip etmemiş kimseler hakimliğe başlatılmamalıdır.

Yeni Türkiye Dergisi, Ocak- Şubat 1999, Sayı 25: Liberalizm, ss. 500 – 511.