.: Levent Korkut

Alt-kimlik diktatörlükleri

 Özgürlükleri esas alan bir devlet sisteminin bireyleri zorla belli aidiyetlere hapseden, kişilerin ait oldukları etnik, dilsel, kültürel ve dini gurupları dost ve düşman olarak nitelendiren bir sosyal mühendislik anlayışından uzak durması gerekir. Bireylerin mensubu bulundukları her gurup değerli ve korumayı hak eder nitelikte olduğu zaman özgürlük rejimi de gerçek değerini bulacaktır.

Ancak, bu söylenenler özgürlükçü sistemlerin her türlü kimlik alanını tekleştiren, tek bir potada eriten, bireylerin ötesinde örgütlü ya da cemaat yapısına sahip toplumsal gurupları yok sayan bir anlayışa sahip oldukları anlamına gelmez. Özgürlükleri esas alan bir sistem aynı zamanda bireylerin toplandıkları, birlikte hareket ettikleri, kendi kişiliklerini ve kimliklerini geliştirdikleri sosyal dokuyu da tahrip etmemesi gerekir. Özünde sivil toplum olarak adlandırdığımız alanın unsurları olan tüm yapılar özgürlüklerin kullanılmasının mekânsal zeminleridir.

Özgürlükleri önceleyen sistemler sadece, bireyin hareket alanını, bir aidiyete ne ölçüde bağlı olduğunu ya da mensubu bulunduğu sosyal ya da siyasi gruplarla ilişkisini nasıl tayin edeceğini belirleyen ve onlar adına karar alan hukuki ve idari müdahalelerden kaçınmak zorundadır. Toplumsal gurupları ve bireylerin ait oldukları kimlikleri bastırmadan birey özgürlüklerinin güvenceleri sağlandığında ortamın özgürlükçü olduğundan bahsedebiliriz.

Günümüz anayasal demokrasileri, uygulamada karşılaşılan ve ülkeden ülkeye farklılık gösteren sorunlar bir kenara bırakılacak olursa böyle bir özgürlük anlayışına odaklanmışlardır. Bu çerçevede, bireyin özgürlüklerini esas alan, ama aynı zamanda bireyin aidiyetlerine saygılı, gerektiğinde bireyi devlete ve mensubu bulunduğu gurupların baskılarına karşı koruyan bir devlete olan ihtiyacın ifadesidir modern demokrasiler.

Böyle bir devlet, vatandaşın eşitliğinden hareket eden ve bu eşitliği bozan her türlü müdahaleyi önleyen mekanizmaları kurmayı, ayrımcılıkla mücadeleyi, kişileri belli yaşam biçimi ya da davranışlara zorlayan her türlü yapılanmaya karşı önlemler almayı, usuller ve fırsatlar bakımından eşitliği kollayıp gözetlemeyi temel alarak kişileri guruplara karşı korur.

Türkiye’de son yıllardaki gelişmelere baktığımızda, Cumhuriyet tarihi boyunca aşılamayan ve rejimi krizlere sürükleyen vesayetçi yapıların kırıldığını, belli aidiyetleri dışlayan yaklaşımların ortadan kalktığını görmekteyiz. Ancak, bu olumlu gelişmelere rağmen bu kez de guruplar arası bir üstlük-altlık mücadelesinin verildiği, aynı zamanda da her gurubun kendi içinde hiyerarşik vesayetçi mekanizmaların oluşturduğu bir sivil çatışmalar sisteminin içine girme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Dindar olmanın, belli mensubiyetlerin güdümünde hareket etmeye dönüştüğü, Kürt olmanın, ancak siyasi, tekil merkezlerin emirlerine uyarak gerçekleşebileceği, laik devlet yapısını savunmanın belli anlayışları dillendiren gurupların tekelinde olduğu, çoğul ama bütünleşememiş bir siyasi toplum mu oluyoruz? Birbirleriyle sürekli çatışma halinde olan, ortak paydalarını yitirdiği için birlikte düşünemeyen, başka kimliklerin korkusundan sorgulamaya cesaret edemediğimiz bir alt-kimlikler dünyasının tahakkümüne mi teslim olmakta birey?

Eğer böyle bir gidişat varsa, ister hâkim ister azınlık olsun her kesimdeki bireylerin özgürlüklerini şu ya da bu ölçüde kaybederek çıkacakları bir sürece giriyoruz demektir.

Böyle bir gelişmeyi önlemenin temel yolu yeniden bir araya gelmek, ortak paydayı bulmak, birer parçası olduğumuz ve onlardan ayrı olamayacağımız aidiyetlerimizi alt-kimlik diktatörlerinden arındırdığımız siyasi toplumu özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle birlikte inşa etmektir.

Yeni Yüzyıl, 01.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/alt-kimlik-diktatorlukleri-1851