.: Şenol Kaluç

Alevilik de Sünnilik de DEVLET İCADIDIR

Açık Görüş’ün 13 Aralık tarihli sayısında değerli dostum Ergun Yıldırım “Alevilik ve Sünniliğin icadı” başlıklı bir makale kaleme aldı. Makaledeki tezlerinin yüzde seksenine katılmakla birlikte Yıldırım’ın ‘totalite’den şikâyet ederken kendisinin de bir yönüyle soruna totalist yaklaştığını ve “ideal bir geçmiş ve sorunlu bir yakın dönem” tasavvur ettiğini düşünüyorum.

Alevilik kavramının gerçekten de yapay ve sonradan üretilmiş olması geçmişte bu ayrımın temelleri olmadığı anlamına gelmiyor. Başka tanımlamalar arkasında bu tür ayrımlar her dönemde mevcut. Doğu toplumlarında da bu ayrımların kökeni çoğunlukla devlet-ulema işbirliği ile inşa edilirken toplumlar da bu sürece karşılık veriyor. Osmanlının ilk asırlarında gerçekten de Ehl-i Sünnet dairesi ile diğerleri arasında geçişkenlikler mevcuttu. En azından Yıldırım’ın da belirttiği gibi tasavvufi tecrübe bize bunu göstermektedir. Bu noktada elimizdeki klasik Kızılbaş-Bektaşi metinleri ile Sünni karakter taşıyan tarikatlara ait metinlerdeki ve daha önemlisi pratikteki uygulamaların benzerliği büyük bir delildir.

Kurgusal bir bütünlük olarak Alevilik

Günümüz için Yıldırım’ın belirttiği gibi Aleviliğin kurgusal bir bütünlük teşkil ettiği doğrudur ancak bu kurgusal bütünlük Aleviler tarafından değil İttihatçı zihniyetin devamı olarak Cumhuriyet elitlerince üretilmiştir. İşte tam da bu noktada Yıldırımın tanımlaması ile Sünnilik kavramı da bizatihi Alevi olmayanlarca inşa edilmiş bir kavramdır. Halbuki Yıldırım “Sünnilik kavramı da Aleviler tarafından geliştirilen bir karşı totalite. Aleviliği tanımlamak, keşfetmek ve icat etmek için üretilen bir karşıtlık. Bir bakıma Aleviliğin kendi varlığını yeniden kurgulamak üzere geliştirdiği bir karşı dünya görüşüdür” diyor. Yıldırım’ın haklı olarak belirttiği gibi Ehl-i sünnet geleneği kendi içerisinde çeşitlilik ve esneklik taşır. Aynı şekilde geçmişte Ehl-i Sünnet dışı gruplarda benzer özelliklere sahipti. Fakat devlet gözü ile bu çeşitlilik ve esnekliğin sınırlarının çok da geniş olduğunu söyleyemeyiz. Osmanlı Safevilerle mücadelesine paralel olarak İslam toplumunu çeşitli kompartımanlara bölmüş, Sünnilik totalitesini ve karşıtları olarak Rafızîlik ve Bektaşilik kompartımanlarını yaratmıştır. Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Rafızîliğin terbiye edilmiş ve devlet tarafından makbul görülen hali olmuştur. Sünnilik içindeki tüm zenginliğe rağmen ilmihal basitliğine indirgenerek algılanan ve belli tarihsel duruşlar sergileyen bir totalite olarak kabul edilmiştir. İleride Yeniçeriliğin kaldırılması ile makbul Rafızîlik de ortadan kaldırılacaktır.

İmparatorluğun hızla çöküşe gittiği 19. yüzyıl şartlarında devlet nazarında Rafızîlik vb. yapılar tehlike olarak görülmekten çıkmış ve görmezden gelinmiştir. İmparatorluğun kurtuluşunu Türkçülükte gören İttihatçı zihniyet Kızılbaşlığın Türk rengini modern ulus inşasında bir araç olarak görmüştür. Bu görüş her şeye rağmen Alevileri Alevi olarak kabul etmemiş Sünnileşmeleri gerekenler olarak görmüştür. Cumhuriyet kadrolarının Alevilere bakış açısı da İttihatçılıktan farklı olmamıştır. Yıldırım “Ehl-i Sünnet yaklaşımı da Diyanet İşleri Başkanlığı ve din dersleri üzerinden yine Türklük ve türdeşlik bağlamında yorumlandı… Bu projeyi yürütenler Ehl-i Sünnet “inanç soyuna” mensup gözüküyorlar. Daha doğrusu bu yeni din anlayışını Ehl-i Sünnet üzerinden gerçekleştiriyorlar. Bundan dolayı da Kızılbaşlar tarafından Cumhuriyetin din anlayışı Sünnilikle özdeşleştiriliyor. Oysa bu yaklaşım büyük bir yanılgıyı içermektedir. Çünkü ontolojik bağlamda metafizikten koparılarak sekülarize edilen ve milliyetçilik perspektifine yerleştirilen bir din yaklaşımıdır bu… Bundan dolayı Cumhuriyetin dinsel değişim projelerini kavramadan Aleviliğe ilişkin uygulanan ötekileştirme, imha ve tasfiye faaliyetlerini Sünnilere yüklemek büyük bir yanılgıdır.” diyor.

Yıldırım tespitlerinde büyük ölçüde haklı olmakla birlikte gözden kaçırdığı temel nokta, Kızılbaşlık veya Alevilik algısının da büyük ölçüde devlet tarafından inşa edildiğidir. Kendisini devletin sahibi olarak gören güçler 1950’den sonra ve özellikle 80 sonrasında Aleviliği Sünnileştirmekten vazgeçmiş ve yükselen İslam’a karşı bir güç olarak tasavvur etmiştir. Aleviliğin bugün içinde bulunduğu karmaşanın ve kendisinin tırnak içinde “Sünniliğin” ve daha çok “İslam’ın” karşısına yerleştirilmesi ‘derin devlet’ politikasının bir ürünüdür.  Yıldırım’ın çeşitli vesilelerle gördüm dediği Alevi tipolojisi bu süreçte doğmuş ve modernizmin hoyratça dönüştürdüğü bir Alevilik, Kızılbaşlık söylemi inşa edilmiştir. Yeni Alevilik geleneksel kaideleri tanımayan ve kendisini tırnak içinde “gericilik” olarak gördüğü Sünnilik ve İslam karşıtlığı üzerinden inşa eden bir yapıya dönüştürüldü. Yıldırımın gözden kaçırdığı nokta bunu yapanların Alevi olmaktan daha çok Kemalist-marksist-ateist olmalarıdır. Bu tanımlamaya girmeyen sessiz Alevi çoğunluk ise devlet destekli bu kuru gürültücü tayfanın esiri durumundadır. Alevi açılımı süreci her şeye rağmen bu gücün zayıflatılmasına büyük katkı sunmaktadır.

Sorun din dersinin veriliş şeklinde

Din derslerinin kaldırılması isteğini Kızılbaşlığın bir meydan okuması olarak görmek son paragrafta belirttiklerim nedeniyle yeterince hakkaniyetli değildir. Kendisini Alevi olarak görenlerin önemli bir kısmının din dersleri ile bir sorunu yoktur. Din dersinin veriliş şekli ile sorunları vardır. Temel sorun bu derslerde her an aşağılanabilme ihtimalleridir. Aslında okullarda ki din derslerinde Sünniliğin de pek yüceltildiğini sanmıyorum. Ancak halk, dinini öğretme ve aktarma araçlarına sahip olmadığı için bu dersleri ehven-i şer olarak görmektedir. Yoksa halkın yüzde 82’sinin zorunlu din dersine evet demesinin başka bir izahı yoktur. İttihatçı ve Kemalist inşa süreci tüm toplumun genleri ile oynamıştır. Kızılbaşlık kisvesi altında adeta Sünnilikle ve İslam’la kavga edenler ile Alevilerin her talebine “bu da nereden çıktı?” diyenlerin aynı değirmenin ürünü olduklarını unutmamak gerekiyor. Son olarak Alevilik adına konuştuğunu iddia eden bazı isimlerin çok ciddi olarak üslup sorunları olduğunu ve bu üslubun düşmanca algılanmasının Alevilerin taleplerine ciddi şekilde zarar verdiğini belirtmek isterim. Alevilerin haklı taleplerini daha güçlü bir şekilde savunabilmeleri için yeni ve yapıcı bir dil inşa etmeleri bir…

Star-Açıkgörüş, 27.12.2010