.: Atilla Yayla

Alevi sorunu çözülüyor mu?

Son zamanlarda yaşanan memnuniyet verici gelişmelerden biri “Alevi açılımı”. Bu çerçevede haziran ayı başlarında Ankara’da bir çalıştay düzenlendi. Akademisyen Necdet Subaşı’nın koordinatörlüğünde gerçekleştirilen bu toplantıda Alevi toplumunun hemen hemen her kesimini temsil eden 35 kuruluşun temsilcileri yer aldı.

İlgili bakan da katıldı ve makul ve dengeli bir konuşma yaptı. Alevi önderlerin hepsi çalıştayın ardından makul, dengeli, sağduyulu, yapıcı demeçler verdi ve memnuniyetini dile getirdi. Bildirildiğine göre açılım devam edecek. İleride daha başka çalıştaylar da yapılacak ve atılması gereken adımlar hakkında bir ortak anlayışa ulaşılacak. Böylece hükümete rehberlik edecek bir reform programı ortaya çıkacak. Bu umut verici havanın doğmasına katkısı olan herkese teşekkür etmek ve çabalarına destek vermek gerekir.

Hiçbir vicdanlı insan bu ülkede Alevilerin hiçbir sorunu olmadığını veya sorunlarının önemsiz olduğunu söyleyemez. Bir grup insan sürekli sorunlarından bahseder ve işitilmeyi talep ederken onlara “ne sorununuz var canım!” demek ne akılla ne de ahlakla bağdaşır. Hükümet başlattığı bu hayırlı süreci özenle devam ettirmeli ve Alevi vatandaşlarımızın rahatlaması ve rahatlatılması için elinden geleni yapmalıdır. Bu, sadece Alevilerin iyiliği için değil aynı zamanda ve daha fazla, ülkenin selameti için gereklidir.

ENDİŞELER TAMAMEN HAKSIZ DEĞİL

Alevilerin problemlerinin siyasal sistemle ve toplumsal kültürle ilgili iki ana boyutu vardır. Aslında bu iki boyut iç içe geçmiştir ve birbirinden beslenmektedir. Birindeki gelişme ve iyileşme mutlaka diğerine de tesir edecek ve bu alanların her birindeki her ileri adım bütün toplum için bir anlamda pozitif dışsallık yaratacaktır. Demokrasimizi kuvvetlendirecek, özgürlüklerimizi pekiştirecektir.

Alevi olmayanlara veya Alevilerin dertlerini dinlemeyenlere tuhaf gelebilir ama Alevi vatandaşlarımızın endişeleri hayatlarından korku duyma noktasına kadar ulaşabilmektedir. Birçok Alevi sık sık bir şekilde hayat haklarının Sünni çoğunluk tarafından ellerinden alınabileceği düşünce ve hissiyatına kapılmaktadır. Bu mesnetsiz ve temelsiz bir endişe değildir. Osmanlı dönemindeki katliamlar bir yana, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin sicili bu açıdan parlak olmaktan uzaktır. Maraş, Çorum, Sivas katliamları hatırlardadır. Bu katliamlarda akılalmaz vahşetler sergilenmiş ve beşikteki bebekten yaşlı dede ve ninelere pek çok Alevi acımasızca ve kalleşçe katledilmiştir. Maalesef bu katliamların sorumluları ve teşvikçileri tam olarak bulunup yargılanmış ve hak ettikleri cezalara çarptırılabilmiş değildir. Her Alevi’nin yüreğinde bu katliamların hatıraları bir yangın olarak yaşamaya devam etmektedir. Kimse Alevileri bundan ve tezahürlerinden dolayı kınayamaz ve ayıplayamaz. Alevilerin hayat endişeleri ne hafife alınmayı ne görmezden gelinmeyi hak etmektedir. Türkiye devleti bir daha benzer katliamların olmaması, korkunç acıların yaşanmaması için teyakkuz halinden hiç vazgeçmemeli ve ilk ve en temel görevinin bütün vatandaşlarının can güvenliğini korumak olduğunu asla unutmamalıdır.

Devletin Alevilere karşı inkârcı ve asimilasyoncu politikası toplumun bazı kesimlerinde yaygın olan Alevi nefretini ve düşmanlığını da körüklemektedir. Bu yüzden devlet dinlere karşı tavrında ve bu arada Aleviliğe bakışında süratle demokratik standartlara uydurulmalıdır. Bu çerçevede Alevilerin ilk problemi tanınmadır. Diyanet’te temsili ölçü alırsak devletin Aleviliği resmen de fiilen de tanımadığı anlaşılmaktadır. Bunun için öne sürülen ana gerekçe Aleviliğin zaten İslam’ın bir unsurunu teşkil ettiği veya ne olduğunun belirsiz olduğudur. Devletin Aleviliği tanımlamak ve ne olup olmadığına karar vermek gibi bir yetkisi yoktur. Alevilik, Aleviler ne diyorsa odur. Üstelik Alevilik tanımı ve tatbikatı kendi içinde bir çeşitlilik de barındırabilir. Devlet Aleviliği Alevi vatandaşların tanımladığı şekilde kabul etmek zorundadır. Bu, inkârın inkârı anlamına gelir. Hemen bunu izleyecek adım asimilasyon çabalarına, yani Alevileri Sünnileştirme çabalarına son verilmesidir. Bu, din dersleri sisteminde köklü değişikliği, Alevi köylerine bazen zorbalıkla bazen kurnazlıkla cami yapımının durdurulmasını ve ilk ve ortaöğretimdeki din dersleri kadar fazla dikkat çekmemekle beraber bu bakımdan daha vahim durumda olan dinî yükseköğretimin çoğulculaştırmasını ve objektifleştirilmesini gerektirmektedir.

İnkârın inkâr edilmesinden ve asimilasyon çabalarına son verilmesinden sonra gözler Alevilerin problemlerinin eşitlikle ilgili olanlarına dönmelidir. Bu çerçevede en başta ele alınması gereken sorun, cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulmasıdır. Bazı Sünni politikacılarla bürokrat ve akademisyenlerin cemevlerinin ibadethane olmasına böylesine ısrar ve inatla direnmelerinin sebebini anlamak imkânsızdır. Bu insanlar başkalarının ihtiyaç ve taleplerine karşı kayıtsız kalma veya engelleyici olma hakkını nereden almaktadır? Aynı muamele kendilerinin önemsedikleri yerler olarak camilere karşı yapılsa ne hissederlerdi acaba? Cemevlerine elbette ibadethane statüsü verilmelidir. Ancak bununla yetinilmemeli, cemevleri camilere tanınan bütün ayrıcalık ve avantajlara (bedava su, elektrik vs.) sahip kılınmalıdır. Mevcut dinî teşkilatlanma sistemi muhafaza edilecekse, yani din hizmetleri genel devlet teşkilatı içinde bir idari birim tarafından yürütülecekse, Aleviler Diyanet’te temsil edilmeli ve ihtiyaç olan yerlerde dileyen dedelere de din adamı kadrosu verilmeli, maaş ödenmelidir. Keza, aynen Sünni dinî günleri ve bayramları gibi Alevilerin kutsal günleri de dikkate alınmalı ve resmi tatil ilan edilmelidir.

İLK BAŞTA ÖNYARGILAR KIRILMALI

Alevilerin problemlerinin hatırı sayılır bir kısmı toplumun bazı kesimlerinde yaygın olan Alevi aleyhtarı önyargılar ve hurafelerle ilgilidir. Bunlar adeta bir iç dinamik kazanmıştır ve kendi kendini tekrar tekrar üretmektedir. Önyargı ve hurafeler bazen nefret konuşması boyutlarına varmaktadır. Toplumsal kültürde bir anda değişiklik yapmak elbette mümkün değildir ama bu alanda da devletin yapabilecekleri ve hassaten yapması gereken şeyler vardır. En başta her seviyedeki ders kitaplarının negatif ayrımcılıklardan, hurafelerden ve aşağılamalardan arındırılması gelmektedir. Bazı ilahiyat profesörlerinin okullarda da kullanılan kimi kitaplarında Alevilik ve Aleviler hakkında, Alevilerin hayat pratiği hakkında yazılan şeylerin bir kısmı utanç vericidir. Akla hayale gelmeyecek sığlık ve çirkinliktedir. Bunu tespit etmeye bu kitaplar üzerinde yapılacak bir günlük çalışma bile yetecektir. İlahiyat fakültelerinin müfredatları gözden geçirilmeli ve bu tür ders kitaplarının negatif ayrımcılığın, nefretin öğrencilere aktarılmasının aracı olarak kullanılması engellenmelidir. Kürtler için söyleneni Aleviler için de söyleyebiliriz. Aleviler hak ve özgürlüklerine kavuşmadan Türkiye bir hak ve özgürlükler ülkesi olamaz. Bu yüzden, Alevilerin sorunlarının çözümü için Alevilerden çok Alevi olmayanlar çaba sarf etmelidir.

Zaman