.: Şenol Kaluç

Alevi Çalıştayı ne dedi?

LDT Alevi Araştırmaları Direktörü Şenol Kaluç*, Alevi açılımı sürecinde ve Alevi Çalıştayları Ön Raporu’nda tartışmalı bulduğu hususları değerlendirdi.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyerek söze başlamakta fayda var; çalıştaylar Alevi-Sünni yakınlaşmasına olumlu katkılar sunmuştur. Karışık durumda olan kafaların durulmasına ve biraz tezat olacak ama bazı kafaların da karışmasına sebep oldu. Uzun yıllar görmezden gelinmiş ve büyüyüp derinleşmiş bu mesele ilk kez Türkiye kamuoyunda bu kadar geniş bir çerçevede, ciddi bir şekilde tartışıldı. Bu tartışma sürecinde pek çok kişi heybesindekini boşalttı. Niyetler ortaya döküldü, saflar belirginleşmeye başladı.

Alevileri farklılıklarıyla çok geniş bir yelpazede bir arada tutan kalın duvarlar çatlamaya başladıkça, Aleviler de kendi aralarında iç hesaplaşmaya yöneldiler. Fakat bu iç hesaplaşma süreci son dönemlerde ülkemizde yaşanan değişim sancıları nedeniyle istenen düzeyde gerçekleşememektedir.

Alevilerin iç hesaplaşması

Açılım sürecinde muhalefet partilerinin destekten çok köstek olmaları da başarının istenen düzeyde olmasını engellemiştir. MHP’nin Aleviliğe bakışı ve niyeti bellidir; CHP’nin ise yarayı kaşımak üzere bir siyaset izlemesi ve statükoyu koruma kavgası Alevi-Sünni çatışmasının iç dinamiklerinin tahrip edilmesi fırsatının kısmen kaçırılmasına neden olmuştur. CHP’nin sanki daha dün kurulmuş bir parti gibi Alevi meselesine bakış sergilemesi ve Cumhuriyet tarihiyle yaşıt sorumluluğunu görmezden gelmesi büyük bir tutarsızlıktır. Sanki Aleviler bu ülkede son yedi yıldır bir takım sorunlarla karşı karşıyaymış gibi davranmakta ve Alevi-Sünni çekişmesinin devamından faydalanmayı umuyormuş gibi gözükmektedir.

Alevi toplumu için ise durum biraz daha karışıktır. Özellikle Onur Öymen’in Dersim gafı ile başlayan süreçte, sağ-muhafazakar kesim Alevilerden CHP’den keskin bir kopuş beklemektedir. Fakat fark edemedikleri şey, sosyolojik Alevilerin önemli kesiminin -uzun yıllar devam eden değişim süreci sonucu- CHP zihniyetinden uzak olmadığıdır. Burada şu düzeltmeyi yapmak gerekmektedir. Türkiye’de yanlış bir şekilde Alevilerin tamamının CHP’li ya da sol-Marksist bir çizgide olduğu düşünülür. Bu tespit doğru gibi görünmekle birlikte, Aleviler de siyasi yelpazede oldukça dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bu yanılsamaya siyaset içerisinde baskın Alevi karakterlerin sol partiler içerisinde olmaları sebep olmaktadır.

“Alevi Çalıştayları Ön Raporu”na gelecek olursak, bu raporun çalıştayların ruhunu tam olarak yansıtmadığı inancındayım.

Öncelikle böyle bir rapor için yüzlerce kişi ile oturup konuşmaya gerek yoktu. Sorunlar başından belliydi ve bu sorunlara kimlerin nasıl tepkiler verecekleri de biliniyordu. Bu noktada çalıştaylar çok daha akılcı bir şekilde yürütülebilirdi. Hükümet bu projeyi Alevi-Sünni çatışmasının dinamiklerini yıkmak için yürütseydi çok daha anlamlı ve başarılı olurdu. Hükümetin “Biz tüm tarafları dinlemek istiyoruz” tavrı dışarıdan doğru gözükmekle beraber bir takım sorunlara yol açmıştır. Lüzumsuz yere Aleviliğin ve ibadethane kavramlarının tanımlanması gibi tuzaklara düşülmüştür. Hâlbuki hükümet AB İlerleme Raporları çerçevesinde Türkiye’de laiklik uygulamaları ile ilgili sorunları giderme yolunda tüm toplumu ilgilendiren yasal adımları atmaya çalışmış olsa bugün geldiğimiz noktanın çok daha ilerisinde olabilirdik. Alevi sorunun arkasındaki psikolojik duvarları yıkarken, ülkemizdeki her türlü inanç gruplarının muzdarip olduğu sorunlar aşılabilirdi.

Alevi çalıştayları süreci hiç beklenmedik bir başka sonucu da beraberinde getirmiştir. Sünni-muhafazakâr çevreler, Alevilerin Diyanet kaldırılsın talebi üzerine, -yakın zamana kadar eleştirdikleri- Diyanet İşleri Başkanlığı’na adeta kazanılmış bir mevzi gibi sahip çıkmaya başlamışlardır.

Çalıştay raporunda yapılan Alevilik tanımında teolojik olarak bir sorun yoktur. Bu tanım Alevi camiasında bir iç hesaplaşmaya yol açarsa büyük bir hayra vesile olacaktır. Ancak, Alevilerin kendilerini nasıl tanımlayacakları kendilerini ilgilendirir, devleti değil. Çalıştayların böyle bir çerçeve çizmeye çalışması başından beri yanlış bir tutumdu. Kimlik, beyan ve anayasal sorunlar ile ilgili raporun maddelerinin de aslında yukarıda kısaca değindiğimiz gibi İlerleme Raporlarının ve uluslararası antlaşmaların Türkiye’ye yüklediği hükümlülükler çerçevesinde çözülebileceğini belirtmekte fayda vardır.

Diyanet mezhepler üstü olmalı

Diyanet’in bugünkü devasa yapısı ile bir günde tasfiye edilmesi mümkün değildir. Karşı olunması gereken Diyanet’in adeta İslam üzerinde bir hegemonya sergilemesidir. Müslümanların İslam’ı nasıl anlamaları gerektiği yönünde tek tipçi bir zorlama mekanizmasının varlığı ciddi bir tehdittir ve bugün Diyanet’in de kendisinin artık Bab-ı Meşihat olmadığını bilmesi gerekmektedir. Diyanetin yapısı eğer İslami kimliği devam ettirecekse mezhepler üstü, sürece müdahale eden bir kurum olmaktan çıkarılarak yeni bir yapıya büründürülmesi gerekmektedir. Dini vergi tartışmasının anlamlı olabilmesi için Diyanet’in bir üst kuruma dönüştürülmesi ve dini yapılanmaların önündeki engellerin kaldırılması ve yasal denetimlerinin önünün açılması gerekmektedir. İnancın yaşanması ve aktarılması konusunda tüm inanç gruplarının kendi inançlarını yaşama, yayma ve tanıtma haklarının hukuki olarak güvence altına alınması gerekir. Bu yönde okullarda verilecek -zorunlu yada seçmeli- din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri müfredatı bir felsefe dersinden farkı olmamalıdır. Ancak farklı inanç gruplarının kendi inançlarını öğretme ve aktarmaları önündeki tüm yasal engeller kaldırılmalı ve bu grupların kendi eğitim kurumlarını açabilmelidir.

Cem evi tıpkı türban gibi…

Cem evleri ibadethane mi, değil mi tartışması devletin üstüne düşen bir görev değildir, şayet laik olduğunu iddia ediyorsa. Bu tartışma ancak Aleviler ile Sünniler arasında yapılabilir, devletin bu tartışmaya taraf olması dahi düşünülmemelidir. Cem evleri ibadethane olabilir mi? Bu sorunun cevabı Aleviler için açıktır, ancak Sünnilerin bir kısmı açısından problem teşkil etmektedir. Sünnilerin önemli bir kısmı bu talebe daha baştan “İslam’ın tek bir ibadethanesi vardır o da cami-mescit’tir” diyerek karşı çıkmaktadır. Bu görüşlerine temel olarak da tarihi uygulamada cem evlerinin olmamasını ve her dinin tek bir ibadethanesi vardır ilkesini göstermektedirler. Teknik olarak cem evi modern bir olgudur. Şehirleşme sürecinde Alevilerin ortaya çıkan inançlarını yaşama sıkıntısının bir ürünüdür. Bunu türban üzerinden açıklayabiliriz. Laik kesim babaannemizin başörtüsünü kutsarken, şehirlerde görünür hale gelen genç kızlarımızın türbanını başörtüsü olarak değil siyasal bir simge olarak görmektedir. Cem evi ibadethane olamaz karşıtlığının altyapısı laik kesimlerin türban karşıtlığıyla aynı yerden beslenmektedir. Ehl-i sünnetin tarihi sürecin bir ürünü olan tekke ve zaviyeleri de tekfir etmesi gerektiğini belirtmeden geçmek haksızlık olur. İşin ilginci bu konuda en fazla tartışılan nokta da budur. Çoğunluk şu konuda hem fikirdir; bugün tekke ve zaviyeler hala açık olsaydı böyle saçma sapan bir tartışmamız olmayacaktı.

Dede ve babalara verilecek statü cem evlerine verilecek statüde gizlidir. Onların eğitimi meselesi devletin görevi değildir. Aleviler, Bektaşiler kendi önderlerini kendileri yetiştirme yollarını aramalıdır. Bu noktada devlete düşen görev bu ülkede Sünni İslam’ın öğretilmesinde ve yaşatılmasında harcanan mali kaynakların benzerlerinin Aleviler -ve diğer inanç grupları- için de ayrılmasıdır.

Madımak Oteli’nin müze olması tartışmaları da maalesef doğru mecrada yol almamaktadır. Bu vahşet bugün bile Başbağlar vahşetine bağlanarak karşıt grupların bir kavgası olarak görülmekte, gösterilmektedir. Bu olayın iç yüzünün hala aydınlatılamadığı ve aydınlatılması yönünde hiçbir iradenin sergilenmediği bir süreçte orayı ister müze yapın, ister yıkıp yerine park yapın, ne yaparsanız yapın hiç bir anlamı olmayacaktır.

Star, 22.02.2010