.: Vahap Coşkun

AKP’nin Uludere’de yaptığı tek bir doğru iş yok

CHP ve AKP Kürtlerin hak meselesi konusunda bir araya geldi. Bu gelişmenin sonrasında Aysel Tuğluk hapis cezası aldı. Herkes ne oluyor diye sordu. Biz de bu soruyu ve daha fazlasını bölgeyi yakından takip eden Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun’a sorduk. Coşkun, geç atılan adımların istekleri daha da keskin hale getirdiğini söylüyor.

Kürtlerin hak sorunu meselesinde sizce nereye geldik?

1990’lı yıllarla kıyaslandığında hem uygulama düzeyinde, hem de yasal-anayasal düzeyde nisbî bir gelişmenin olduğunu söylemek mümkündür. Bugün zorunlu yerinden edilmeler, sistematik işkenceler ve yargısız infazlar yok. OHAL kaldırıldı, dil üzerindeki yasaklamaların bir kısmına son verildi, tam gün Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalı kuruldu, vb. Ne var ki bir hususun altını çizmek gerekir: Etnik kimlik talepleri içeren meselelerin değişmez bir karakteri vardır; o da, zamanında karşılanmayan taleplerin giderek keskinleşmesidir. Eğer bir hak talebini vaktinde tanır ve bunun gereğini yerine getirseniz, talep sahiplerinin sisteme uyum sağlamlarını hızlandırırsınız. Ama talebi tanımamakta diretirseniz, talebin içeriği radikalleşir ve bir gün bu hakkı tanımak için adım attığınızda da bu adımdan beklenen faydayı göremeyebilirsiniz. Meselâ anadilde yazılı ve görsel yayın talebi, 1990′lı yıllarda karşılansaydı azami bir fayda sağlayacak durumdaydı. Ancak devlet uzunca bir süre bu talebe kulağını tıkadı ve 2009’da TRT 6’yı açtı. Bu, olumlu ancak gecikmiş bir adımdı; dolayısıyla kendisinden beklenen faydayı doğurmadı. Bu itibarla hakları ertelemeden tanımanın bir sorunun çözümündeki en önemli anahtar olduğunu vurgulamak gerekir.

Bu bağlamda, son günlerde Başbakan′ın Kürtçenin seçmeli ders olabileceğine ilişkin açıklamasını—genel siyaset içinde—nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeni anayasa yapım sürecinde farklı Kürt siyasî partileri ve Kürt sivil toplum örgütleri anayasadan beklentilerini kamuoyuna deklere ettiler. Anadilde eğitim, Kürtlerin üzerinde mutabık oldukları en önemli talebi oluşturuyor. Kürtler anadillerini eğitimde, basın-yayında ve kamusal makamlarla olan ilişkilerinde kullanmak istiyorlar ve bu haklarının da anayasada garanti altına alınmasını talep ediyorlar. Başbakan′ın açıklaması, anadilde eğitim değil, anadilde öğrenime kapı aralıyor. Buna göre Kürtçe, 5. sınıftan sonra ve haftada sadece 2 saat seçmeli ders olarak görülebilecek.

Bu ne anlama geliyor?

Bu, Kürtçe′nin resmî eğitim müfredatına girmesini sağlaması bakımından önemlidir, sembolik bir değeri vardır. Bu adıma iki farklı tepki verildi. AKP, tarihî bir adım atıldığını söyleyerek büyüttü. BDP ise, asimilasyona hizmet edecek bir adım olarak görüp mahkûm etti. Ben, her iki tavrın da doğru olduğu kanaatinde değilim. Ne abartmak gerekir bunu, ne de kategorik olarak karşı durmak. Kürtçe′nin seçmeli ders olması—şüphesiz—Kürtlerin taleplerini karşılamaya yetmez, ama bunun Kürtçe anadilde eğitime giden yolda mütevazı bir ilk adım olduğunu düşünmek ve okul öncesinden üniversite ve sonrasına kadar eğitim-öğrenimin her aşamasında anadilin kullanılmasını sağlamak için demokratik ve sivil mücadeleyi genişletmek gerekir.

Sizce Kürtçe resmi dil olmalı mıdır?

Türkiye’nin kendisini “tek dil” fetişizminden de kurtarması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin resmî dili ve ortak iletişim dili Türkçedir. Buna itiraz eden kimse bulunmuyor. Türkiye, kendine güvenmeli, korkularından arınmalıdır. Bu bağlamda, bana göre Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtçe,—Türkçe ile birlikte—ikinci resmî dil olmalıdır.

KCK’nın PKK’yı içinde bulunduran üst bir yapı olduğu söyleniyor. Bu açıdan bakıldığında KCK operasyonlarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Öteden beri KCK yapılanması ile KCK operasyonunu farklı düzlemlerde değerlendirmemiz gerektiği kanaatindeyim. KCK yapılanmasını başlıca iki açıdan yanlış buluyorum: Biri, siyaset yapanlar ile şiddete başvuranların iç içe geçmesini sağlayan bir yapı olmasıdır. İkincisi ise KCK’nın totaliter ve faşizan bir zihniyeti yansıtmasıdır. KCK’ya ilişkin dokümanlara baktığınızda, tek adam kültüne dayanan, hayatın her alanını kontrol altında tutmayı amaçlayan, hakka sahip olma ve hak kullanımını KCK ideolojisine itaat etmeye bağlayan bir yapı görürsünüz. Kanımca bu yapılanma, zamanın ruhuna aykırıdır, arkaiktir, Kürt sosyolojisine de uygun değildir. Dolayısıyla KCK zihniyetini eleştirmek gerekir.

Peki, KCK operasyonları?

Öncelikle bir noktaya dikkat çekmek isterim: KCK operasyonlarını eleştirdiğinizde, “Ne yani suç işleyenleri yargılamayacak mıyız? Bomba atanlar, molotof kokteyli yapanlar cezalandırılmayacak mı?” diye sorulur. Bu, açık bir kamuoyunu yanıltma çabasıdır. Bugüne kadar hiç kimsenin molotof kokteyli saldırı yapanların, bombalama yapanların, halktan haraç toplayanların, vb. suçları işledikleri iddia edilenlerin yargılanmasına karşı olduklarını duymadım. Elbette ki KCK içinde suç teşkil eden eylemleri yapanlar olabilir ve bunların yargılanması da doğaldır.

Fakat KCK operasyonları, böyle bir operasyon değildir. Bu operasyon baştan beri siyasi bir operasyon olarak kurgulandı. Hükümet Kürt meselesinde bir taraftan dağda PKK’ye mümkün olan en büyük zararı vermek, diğer taraftan ise ovada Kürt siyasi hareketini marjinal kılmak ve krimanilize ederek etkinliğini kırmak üzerine bir siyaset uyguluyor. KCK operasyonlarıyla BDP sindirilmeye çalışılıyor.
Hedefte BDP mi var?

Aslında “KCK operasyonları” ismi, gerçeği örten bir örtü işlevi görüyor. Şu anda yürütülen basbayağı bir “BDP operasyonu”dur. BDP’ye iki şekilde yönelme var: Bir yandan BDP’nin belediye başkanları, il teşkilatları ve üyeleri tutuklanıyor. Biliyorsunuz son olarak Van ve ilçelerinin BDP’li başkanları içeri alındı. Diğer yandan ise BDP’nin yanında yöresinde duranlar tutuklanıyor. Böylelikle hem BDP’lilere, hem de bir şekilde BDP’ye destek olanlara mesaj veriliyor; bu partiden uzak durmaları aksi takdirde kendilerinin de başına aynı akıbetin geleceği hissi veriliyor. Bu baskı ortamında bir partinin siyasî faaliyet göstermesi mümkün değil. Ben bu süreci “post-modern bir parti kapatma süreci” olarak yorumluyorum. Parti hukuken açık tutuluyor, ama fiilen çalışması imkânsız hale getiriliyor. Siyasî alanın bu kadar daraltılması ise Kürt meselsinin çözümünü güçleştiriyor.

AKP′nin bölgeden uzaklaştığı söylenebilir mi?

Bölgede 2002’den beri—bir tarafında AKP’nin, diğer tarafında ise BDP’nin yer aldığı—iki partili bir siyasî yapı var. AKP, kurulduğu günden beri bölge halkından büyük destek aldı. Ancak 2011 seçimleri öncesi başlayan ve halen devam eden aşırı milliyetçi politik dil Kürtlerde AKP’ye karşı bir kırgınlık doğurdu. Bu kırgınlığın oy davranışlarını değiştirecek derecede bir etkisinin olup olmayacağını söylemek şimdiden zor. Ama şunu söyleyebilirim: AKP’yi bölgede savunmak, AKP’liler açısından her geçen gün daha bir zor hal alıyor. AKP’yi bekleyen en önemli tehlike; önceleri umudu ifade eden bir parti iken giderek alternatifsizlikten destek verilen bir parti olmasıdır.

AKP sizce yeterince kendi Kürt kökenli vekillerini dinliyor mu?

İşin doğrusu, AKP’nin Meclis grubunda Kürt hassasiyetlerine sahip çok sayıda milletvekili olduğunu düşünmüyorum. Bir önceki dönemde, Kürt meselesini bilen, kamuoyunun hassasiyetlerini paylaşan ve parti politikasının belirlenmesinde etkili olmaya çalışan milletvekilleri vardı, lâkin bunlar 2011 seçimlerinde parlamentoya sokulmadılar. Bir-iki istisna hariç mevcut milletvekillerinin en önemli özellikleri, Erdoğan’a sorgusuz sualsiz itaat etmeleridir. Bu nedenle bir yanlışa sapıldığında bu milletvekilleri bunu eleştirerek düzeltme yerine bu yanlışın savunucuları haline geliyorlar. Uludere katliamı, bu durumu çok açık gözler önüne serdi; hükümetin ve Başbakan’ın apaçık yanlışlarına rağmen bölgeden tek bir itiraz sesi yükselmedi.

Uludere’de yaşananlar sizce Kürtler açısından ne ifade ediyor, çözüm konusunda ne tür bir tıkaç oluşturuyor?

Uludere, derin bir sarsıntıdır Kürtler için. Meydana geliş şekli ve sonrasında yaşananlarla Uludere, Kürtler için, devletin kendilerine karşı gaddarlığını yeniden tecrübe ettikleri bir katliam oldu. Bu nedenle Uludere sadece yakınlarını o katliamda kaybedenler değil, bütün Kürtler için çok derin bir yıkım oldu. Kimliklerinden dolayı devletin kendilerine ayrımcılık yaptığını ve başlarına gelen felaketlerin kimliklerinden kaynaklandığı düşüncesi Kürtlerde yeniden üretildi ve güç kazandı. Bilhassa Başbakan’ın, İçişleri Bakanı’nın ve bir bütün olarak hükümetin kullandığı dil Kürtleri yaraladı.

AKP’nin temel yanlışı neydi Uludere’de?

Aslında AKP’nin Uludere’de yaptığı tek bir doğru iş bile yok. Son altı ay tamamen yanlışlarla örüldü. Başbakan, katliamdan sonra Genelkurmay Başkanını tebrik etti. Düşünün 34 insan bombalarla paramparça edilmiş, cesetleri katırlarla taşınmış, insanlar katlanılmaz acılara gark olmuşlar ve siz Başbakan olarak kalkıp o bombalamayı yapan askerlerin komutanını tebrik ediyorsunuz. Vicdanı olan, bu durumu kabul edemez. Daha sonra AKP, katliamı unutturmaya çalıştı. Ancak bu da mümkün olmayınca bu kez komplo teorilerine sarılmaya ve hatta katliamdan ölenleri sorumlu tutacak bir dil kullanmaya başladı. Ölenlerin “kaçakçı” oldukları ısrarla gündemde tutuldu, PKK ile irtibatlı oldukları ima edildi ve katliam bu gerekçeler üzerinden normalleştirilmeye ve meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu politika, sadece BDP ve PKK’ya yakın olan Kürtlerin değil, bütün Kürtlerin kırılmasına neden oldu.

AKP’ye oy veren Kürtlerde de kırılma olduğu söylenebilir mi?

Kuruluşundan beri AKP’ye oy veren, Başbakan’a özel bir sevgi besleyen ve onun sorunları çözeceğine inanan muhafazakâr ve mütedeyyin arkadaşlarım var. Onların da bu süreçten çok fazla etkilendiklerini ve AKP ile olan ilişkilerini gözden geçirdiklerini gözlemliyorum. Bana göre, dindar çevrelerde, diğer Müslüman halkların sorunları söz konusu olduğunda son derece büyük bir hassasiyet gösteren Erdoğan’ın Kürtler için aynı hassasiyeti göstermediğine dair bir düşünce giderek güçleniyor. Filistin’deki çocuklar için yeri göğü inleten Erdoğan’ın Kürt çocuklarının öldürülmesi ve işkenceye uğramaları karşısında sessiz kalması büyük bir rahatsızlık doğuruyor ve bu rahatsızlık eskisine oranla çok daha fazla dile getiriliyor. Bu, AKP için alarm zilleri çaldırtması gereken bir durumdur.

Bu saatten sonra AKP ne yapmalı?

Yapılacak iki şey var: Biri, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan özür dilemek ve helâllik istemektir. Böyle bir davranış, katliamın ayrıntılarıyla çözümlenmesi konusunda iktidarın iradesini gösterecektir. İkincisi, bir an önce idarî soruşturmayı sonuçlandırmak ve adlî soruşturmanın da bitmesi için kararlılık göstermektir. Katliamın nasıl meydana geldiği, emri kimlerin verdiği ve sorumlular hakkında ne tür işlem yapıldığı konusunda kamuoyu vicdanı tatmin edilmelidir. Uludere, unutturulmaya terk edilerek kapatılamaz. Başbakan, gerçeği ortaya çıkartmakla mükelleftir. Aksi takdirde gelecekte kendisi—yargı önünde hesap verir mi bilmiyorum ama— kesin olarak tarih önünde hesap verecektir. Bugün kendisinin Dersim için CHP’ye hesap sorması gibi, yarın da Uludere için ondan hesap sorulacaktır.

Sapanca’da işlenen faili meçhuller araştırılmaya başlandı. Peki, bölgedeki faili meçhuller konusunun üstü örtüldü mü dersiniz?

“Ölüm Üçgeni” olarak adlandırılan Bolu-Sapanca-Hendek üçgeninde 1993–1996 yılları arasında işlenen 12 faili meçhul cinayetin 100 ayrı suç dosyasının soruşturulmaya başlanması mühim bir hukukî hamledir. Zira bahsedilen dönem, devlet güçlerinin kendilerini her türlü hukuk kuralından azade saydıkları ve kişisel menfaatlerini “devlet menfaati” adı altında kamuflajlaşıp her türlü yasa dışı işlere bulaştıkları bir dönemdir. Bu dönemde çok sayıda Kürt işadamı yargısız bir şekilde infaz edildi, devlet eliyle Kürtler üzerinde bir “terör” yürütüldü. Bu dönemle hesaplaşmadan, devleti kirinden arındırmak mümkün olamaz.
BÖLGEDE şu ana da yürüyen iki önemli dava var. Biri Temizöz Davası, diğeri ise yakınlarda soruşturulmaya başlanan ve iki PKK’lıyı yargısız şekilde infaz eden 17 kişinin yargılandığı dava. Bu davalar, geçmişte yapılanın göz ardı edilmesini imkânsız kılacak ve geçmişle yüzleşmeye kapı aralayacak önemli davalardır. Ancak henüz tam anlamıyla bir yüzleşmenin çok uzağındayız. Burada iki faktörün katkısı çok önemlidir: Biri siyaset kurumudur. Parlamento geçmişi aydınlatmak için mekanizmalar (Hakikat Komisyonları) oluşturmalı ve siyasi iktidar buna destek vermelidir. İkincisi ise kamuoyunun desteğidir. Türkiye’de söz konusu iki faktörün de üzerine düşeni yaptığını söyleyemeyiz.
  
CHP ile AKP′nin Kürtlerin hak meselesinde bir araya gelmesi sizce samimi bir tablo mu? Yoksa bazı yorumculara göre Ergenekon üzerinden bir anlaşma mı?

Ergenekon üzerinden bir anlaşma olduğunu zannetmiyorum. AKP’nin böyle bir antlaşmaya ihtiyacı yok çünkü. CHP’nin gayesi, Kürt meselesinde bir inisiyatif geliştirmek ve böylece politik alana dâhil olmaktır. CHP, Kürt meselesinde yanlış yerde duruyordu. 2009’da açılım süreci başladığında, o zamanki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bu açılım projesinin karşısında yer aldı ve sürecin tıkanmasında önemli bir rol oynadı. Kürtlerin cevabı buna çok sert oldu ve CHP bölgede sıfırlandı. Kılıçdaroğlu ve ekibi bu adımlarıyla bu yanlış politikadan ayrılma niyetlerini gösterdiler ve zamanlamayı da doğru yaptıkları için kamuoyundan karşılık da gördüler.

CHP’nin bu teklifi AKP’ye Uludere ile girdiği kısırdöngüden kurtulma fırsatı verdi. AKP sert bir üslup kullanıyor, milliyetçiliğe abanıyor ve siyasi tansiyonu sürekli yükseltiyordu. Bu AKP için de sürdürülebilir bir siyasi pozisyon değildi. CHP’nin önerisi AKP’ye bu pozisyonundan ayrılma ve çözüm için işbirliğine hazır olduğunu gösterme fırsatı sundu. Başbakan ve ekibi de bu fırsatı iyi değerlendirdi.

Bu girişimin genel Türkiye siyaset için ne gibi yararları olur?

Her şeyden önce siyasi iklimin yumuşamasını sağlar. Siyaset, söz ile olur; söz üretebilmeniz için karşılıklı konuşmanız gerekir. Oysa Türkiye siyasetinde bir konuşamama hali vardı. Bu görüşme, bu konuşamama halini sona erdirmesi ve söz üretilmesi için imkân yaratması bakımından önemliydi.

İkinci olarak, Kürt meselesi ağır bir meseledir; hiçbir parti tek başına çözmez ve bunun maliyetini tek başına üstlenmek istemez. Eğer bu girişim başarılı olursa çözüm sürecindeki ortaklık, maliyeti paylaşmayı ve partilerin tek başlarına atmaktan çekineceği adımları birlikte atmalarını sağlar.

MHP’nin bu süreçte olması zorunlu mudur? MHP olmazsa olmaz mı?

MHP’nin bu süreçte olması arzu edilir, ama MHP’nin olması zorunlu değildir. Diğer partiler MHP’yi bu sürece katmaları için üzerlerine düşeni yapmalıdırlar; ama MHP “Hayır, ben bu süreçte asla ve kat’a yer almayacağım” derse—ki öyle diyor—bu takdirde yapılması gereken MHP’siz yola devam etmek olmalıdır. Barış çabalarını MHP’nin siyasetine kilitlemek, olmayacak duaya âmin demektir.

Aysel Tuğluk’a verilen cezayı nasıl yorumluyorsunuz?

Kürt meselesini ancak ve ancak siyasetle ve demokratikleşmeyle çözmek mümkündür. Bunun için siyasi alanı mümkün olduğunca geniş tutmak ve siyasi aktörlerin her konuyu rahatlıkla tartışabilecekleri demokratik bir zemini oluşturmamak lazımdır. Taleplerin siyasîalana aktarılması önlendiğinde ve siyasilerin sesleri hukuk yoluyla kesildiğinde şiddet taraftarları güç kazanır. Maalesef son dönemde siyasi alanı daraltan kararlar çoğaldı;  parlamentodaki BDP milletvekilleri hakkında rekor sayıda fezleke var; yakınlarda Leyla Zana ve şimdi de Aysel Tuğluk mahkûm edildi. Ve son olarak da Aysel Tuğluk’a ceza verildi. Bu tür kararların sorunun çözümüne bir katkısı yok, tersine sorunu daha da ağırlaştırıyor. Nitekim Avrupa Birliği de, gerek Zana ve gerek Tuğluk kararından sonra “Ciddi şekilde endişe duyuyoruz” diye açıklama yaptı. Şunu açıklıkla ortaya koymalıyız: Terörle Mücadele Kanunu (TMK) yürürlükte olduğu ve mahkemeler terörü bu kadar geniş şekilde yorumladıkları sürece, Türkiye’de herkes tehdit altındadır ve bir gün herkes “terör suçlusu” olarak hüküm giyebilir. Bu nedenle bir an önce TMK kaldırılmalıdır.

Vahap Coşkun kimdir?

Vahap Coşkun, lisans ve yüksek lisansını Dicle Üniversitesinde, doktorasını ise Ankara Üniversitesinde yapmıştır. “İnsan Hakları: Liberal Bir Tahlil” (Liberte Yayınları 2007) ve “Ulus-Devletin Dönüşümü ve Meşruluk Sorunu” başlıklı kitapların yazarı olan Coşkun, “Toplumsal Barışın İnşası: Sivil Anayasa Arayışı” (Heinrich Böll Stiftung Derneği ve Diyarbakır Barosu Yayını, 2009) başlıklı kitabın da editörlüğünü yapmıştır. Çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Coşkun, halen Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmalarına devam etmektedir.

 

Yeni Asya Gazetesi, 18.06.2012