.: Atilla Yayla

“Aklın yolu bir” midir?

Türkçeye “akılıcılık” diye çevrildiğinde rasyonalizm sanki orjinalinde bir nebze olsun mevcut iticilikten kurtuluyor ve bariz bir çekicilik kazanıyor. Bunun ben önemli sebebi, kelimenin Türkçesinin “izm”in yarattığı menfi duygu ve düşünce çağrışımlarından azade olması. Diğer bir sebebi aklın insan zihninde yarattığı müspet çağrışım ve yansımalar. Akıl sahibi bir varlık olmakla, akıllı olmakla övünürüz. Yanlış yaptığını düşündüğümüz kimselere “aklın yok mu?” diye çıkışırız. Muhaliflerimizi akılsız olmakla veya aklını kullanmamakla veya, daha kaba biçimde, beynini kullanmamakla suçlarız. Çocukları ve gençleri çok akıllı, akıl küpü diye methederiz.  Akılsızlıkla ilişkilendirilmeyi hiç sevmeyiz. Bazen birilerine “aklını peynir ekmekle mi yedin!” diye yükleniriz. Bir dine inanıyorsak bile, dinimizin akıl (ve yerine göre bilim) dini olduğunu söyleyerek diğer inanlara veya inançsızlara karşı elimizi kuvvetlendirmeye çalışırız.

Gündelik hayatta akla yapılan bu övgünün, hatta yüceltme dolu bu vurgulamanın elbette düşünce ve bilim hayatında da bir karşılığı var. Aslında, tersi daha doğru olsa gerek, düşünce ve bilim hayatında akla olan güven ve inanç zaman içinde gündelik hayat davranışlarına ve dile vurmuş olmalı. Bu yüzden, her ne kadar 2500 yıl öncesinde Platon gibi rasyonalist diyebileceğimiz düşünürler var idiyse de bugünkü anlamında ve yaygınlığında aklı hayatın ve her şeyin merkezine alma modern bir fenomen. Nitekim rasyonalizmin Aydınlanma Çağı’nın eseri ve Aydınlanma düşüncesinin motoru olduğu devamlı söylenir.

Özellikle Kıta Avrupa’sı aydınlanması söz konusuysa bu tespitin doğru olduğuna kuşku yok. Aydınlanma çağı gelenek-göreneğe, ilahiyata ve bir ölçüde felsefeye karşı aklın (ve dolayısıyla bilimin) öne çıktığı bir çağdı. Rasyonalizm bilimsel gelişmeyi teşvik etti, bilimsel gelişmeler rasyonalizmi takviye etti. Ancak, rasyonalizm pozitif bilimlerle sınırlı kalmayıp sosyal düşünceye de sirayet edince çok tartışmalı durumlar ortaya çıktı.

Muhafazakâr düşünürler E. Burke ve M. Oakeshott yanında liberal düşünürler K. R. Popper, I. Berlin, F. A. Hayek de kuvvetli rasyonalizm eleştirileri yaptı. Rasyonalizme daha yakın liberal iktisatçı L. Mises bile aklın sınırları olduğundan bahsetti. Eleştiriler rasyonalist düşünürleri insan toplumlarında gelenek, görenek, töre ve tecrübede  ve yaşayan beşerî kurumlarda mevcut bilgiyi ihmâl veya iptal edip birilerinin aklının ürünü olan, köksüz ve tarihsiz soyut düşüncelere göre toplumları yeniden inşa etmeye kalkışmakla suçladı. Bu eleştiriler sosyalistler yanında bazı liberalleri de hedef almaktaydı. Rasyonalizm eleştirisi yapan muhafazakâr ve liberal düşünürler çok da haksız sayılmazlardı, çünkü Mill ve Voltaire gibi liberal gelenekte olduğu düşünülen yazarlarda toplumu tamamen veya kısmen akıl ürünü soyut ilkelere göre şekillendirme arzusu belirgin biçimde vardı. Örneğin Voltaire evrime ve tecrübeye dayalı hukuk nosyonuna tamamen karşıydı, iyi kanunlara sahip olabilmek için önce var olanlardan tamamen kurtulmak gerektiğini iddia ediyordu. (Yeri gelmişken söyleyelim, Voltaire hiç bir zaman “fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerini ifade edebilmeniz için hayatımı vermeye hazırım” sözünü sarf etmedi. O dönemde yayınlanan bir kitap hakkındaki tartışmaları takip eden bir yazar Voltaire’in aldığı pozisyonun adeta böyle der gibi olduğunu yazdı ve bu söz sanki onun ağzından çıkmış gibi Voltaire’e atfedildi.)

Sosyalist cephede durum daha kötüydü. Sosyalizm  Marx ve Engels’in ellerinde ahlâkîlik ve gönüllülük boyutunu tamamen kaybederek aklî ve bilimsel bir zorunluluk olarak görülmeye doğru ilerledi. Engels Marksizmin en büyük zaferinin sosyalizmi bir bilime dönüştürmesi olduğunu söyledi. Sosyalistlere göre sosyalizm maddî doğanın kontrol altına alınması gibi beşerî dünyanın da kontrol altına alınmasını hedefler. Sosyalizm toplumun rasyonel düzenidir. Bu düzen, topluma ilişkin, doğa kanunlarına benzer bilimsel kanunların topluma uygulanmasıyla doğar. Sadece kapitalist üretimdeki anarşiyi,  kaosu ve israfı değil, kapitalizmdeki batıl inançları ve cehaleti de ortadan kaldırmak gerekir. Bu yüzden akla dayanan toplumsal düzeni kabul etmeleri için insanların sağduyusuna hitap etmek, bu yetmezse onları eğitmek şarttır. İnan tabiatını belirleyen de zaten sosyal  çevredir. Dünyaya böyle bakan sosyalistler kendilerini topluma karşı, anne-babanın kendisini reşit olmayan çocuklarına karşı gördüğü gibi görürler. Toplumsal paternalizmi hem bir hak hem de bir görev telakki ederler.

Rasyonalizmin genel özelliklerinden biri, her insanın akıl cevherine sahip olduğu ve aklını kullanan her insanın aynı sonuca ulaşacağı. Bu inanç naif biçimde “aklın yolu birdir” sözünde kendini gösterir. Ancak, bu söz kendi kendisini imha etme kapasitesine sahip. Madem öyle, akıl her insanda var ve her akıllı insanın aklını kullanma faaliyetleri sonunda aynı yere (aynı dünya görüşüne, ideolojiye) düşünceye, toplum modeline, insan tipine vs.) varması gerekir. O zaman düşünce tarihinde hemen hemen her konudaki muazzam çeşitliliği nasıl izah edebiliriz? Büyük filozoflar, nasıl olup da, hep akıllarını kullanmalarına rağmen, farklı sonuçlara varmışlar?

Bu sorunun altından kalkmak zor. Çeşitli cevaplar denenebilir. Meselâ, akılda zaman içinde önemli değişiklikler meydana gelmiş olabileceği söylenebilir. Ama bu bazen içgüdüselci sosyal psikologların ifade ettiği gibi, her insanda aşağı yukarı sabit bir akıl cevherinin bulunduğunun, yani sabit bir insan aklı olduğunun reddi anlamına gelir.  Böyle bir akıldan bahsetmemizi zorlaştırır ve rasyonalizmin altını oyar. Başka bir cevap aklı bazılarının doğru bazılarının ise yanlış kullandığı olabilir. Bu da bizi aklı doğru kullanmanın ne olduğu ve nasıl yapıldığı, bunun nasıl bilinebileceği ve aklını yanlış kullananlara karşı ne yapmak gerektiği sorularıyla karşı karşıya bırakır. Liberallerin -en azından bazılarının- buna cevabı “herkesin aklı kendine “ olacaktır, ama sosyalistlerin “herkesin aklı kendine” demesi ihtimâli zayıf. Çünkü bu sonunda sosyalizmin akıl dışı diye reddedilmesine kapı açabilir. Sosyalistler buna tahammül edemez. Nitekim Sovyetler Birliği’nde tam tersi oldu ve Brejnev döneminde sosyalizmi kabul etmeyenlerin –muhaliflerin- bazıları ancak akıl hastası birinin böyle düşünebileceği gerekçesiyle akıl hastanelerine kapatıldı.

Akıl çağı da denen Aydınlanma Çağı’nda akıl ve akılcılık sayesinde daha iyi toplumların ortaya çıkacağı veya çıkartılacağı umulmuştu. İnsanlar Mill’in dediği gibi gelişmeyi engelleyen gelenek ve göreneklerden, eski düşüncelerden, köhne kuruluşlardan kurtulacaktı. Beşerî problemlerin kesin çözümleri bulunacaktı. İnsanlar arasında eşitsizlik ve adâletsizlik sona erecekti. Ama beklenenin tam tersi oldu.  Rasyonalist ve seküler teoriler radikal dinî anlayışların geçmişte yarattıklarıyla yarışacak, hatta onlara rahmet okutacak vahşet ve dehşette sistemler kurdu. İnsanlık böylece, çok yüksek bir bedelle, iyi bir toplumun sadece akılla ve aklın eseri soyut teorilerle sıfırdan kurulamayacağını öğrendi.

“Aklın yolu bir” diyenlere, özellikle tahsilliyseler ve ellerinde kamu gücü bulunuyorsa, dillerinden ideal insan ve toplum söylemleri de hiç eksik olmuyorsa, şüpheyle, endişeyle bakmakta fayda var. Çünkü iddiaları ne kadar asil niyetleri ne denli iyi olursa olsun, insanlığı götürecekleri yer yeryüzü cenneti değil yeryüzü cehennemi olacaktır.