.: Cennet Uslu

Ak Parti’nin oyları neden fırladı?

7 Haziran genel seçimlerinden önce en iyi seçim sonucu senaryosunun Ak Parti’nin tek başına iktidar olduğu ve HDP’nin barajı geçtiği bir durum olacağını düşünüyordum.

Sebebi ise Türkiye’nin yeni anayasal rejimini muhafazakârlar ve Kürtlere dayanan bu iki siyasî hareketin kurabilme ihtimalini daha yüksek bulmamdı. 7 Haziran’da beklediğim sonuçlar 5 ay gecikmeyle gerçekleşmiş oldu. Ancak, hiçbir şey eskisi gibi kalmadı, koşullar ve dinamikler tamamen değişti.

Bu yüksek farklı sonuca herkes biraz şaşırdı, ancak en büyük şaşkınlık kategorik Erdoğan karşıtları cephesinde yaşandı. Ak Parti’nin elde ettiği bu büyük başarının nedenlerini anlama, açıklama ve anlamlandırma konusunda seçim gecesinden bu yana pek çok tez ileri sürüldü.

Ak Parti’nin seçim zaferinin nedenlerini açıklamak üzere başvurulan tezlerden biri artık klasik haline geldi.
Çok partili hayata geçişten buyana seçim sonuçlarını beğenmeyenler kabahati kendilerinde, destekledikleri partide veya politikalarında değil, seçmenin aklî, ruhî ve ahlâkî yetersizliğinde buldular. Hâlâ bu teze başvuranlar var, ancak vesayetin gerilemesi ve demokrasinin güçlenmesiyle azınlıkta kaldılar ve ayıplanır, dalga geçilir oldular.

Ciddiye alınabilecek ve üzerinde konuşmaya değer açıklamalar ise, sonuçları, partilerin performansları ve tutumlarına, istikrarsızlığın ekonomik ve güvenlik üzerinde yarattığı kırılganlığa, uluslararası aktörlerin tutumlarına vb. gerekçelerle izah etmeye çalışanlardır.

NORMALLEŞMENİN REDDİ

Elbette bu açıklamalar arasından bazıları anlamlı bulunabilir. Ancak bunların dışında dikkat çekilmesi gereken bir husus daha olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce seçmenin önemli bir kesimi, Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin ve kendisinin kuşatıldığı ve ülkenin hızla bir çöküşe doğru çekildiği duygusunu yaşadı. Buna cevap olarak yeniden olağan üstü hale geçiş yaptı ve savunma cephesine koştu.

Oysa 7 Haziran seçimlerinde Ak Parti’yi destekleyen toplum kesimlerinde bir rahatlama, gevşeme ve bir siyasî normalleşme hali ve algısı hakimdi. 2013 Mayıs’ından beri Gezi ve 17-25 Aralık sonrasında yaşanan keskin, riskli ve gevşemeye izin vermeyen sosyolojik-siyasî mücadele bu kesimleri uzun bir süre alarm durumunda tuttu. Bir tür varlık-yokluk mücadelesi olarak görüldü bu süreç.

Bu kesimler Mart 2014 yerel seçimlerinde %45,6’lık ve 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %52’lik yüksek oy oranlarıyla verilen mücadelede yerlerini belli edip saflarını sağlam tuttular.

7 Haziran’a gelindiğinde ise, bu kesimde tehlikenin defedildiği duygusu oluştu. Böylece seçmen olağan ve normal bir siyasî hal içine girdi. Parti’nin hükümeti kurabilecek bir çoğunluğu her halükârda alabileceği inancının getirdiği rahatlama ile oya asılmadı, daha gevşek hareket etti. Parti’nin beğenmediği politikalarını cezalandırma isteği veya HDP’nin meclise girmesini önemseme gibi saiklerle oy kulandı veya kullanmamayı seçti.

Ak Parti destekçileri 7 Haziran’da siyaseti normalleştirdi, ancak muhalefet partileri ve kategorik Erdoğan karşıtı iç ve dış aktörler bu normalleşmeyi reddetti. Oysa siyasetteki bu normalleşme eğilimi en çok bu gruplar için fırsatlar taşıyordu.

Onlar ise -kısmen CHP hariç- bu fırsatı değerlendirmek yerine ellerinin tersiyle iterek, devirmeci ve kategorik karşıtlık pozisyonlarından vazgeçmediler, üstelik eli daha da yükselttiler.

Ülkenin yönetiminde yer almaya veya onu etkilemeye, kendi politikalarını merkez alarak hareket etmeye veya masaya oturmaya yanaşmadılar. Bunun yerine, tek bir cephe gibi hareket ederek bütün enerjilerini, güçlü bir toplumsal karşılığı ve desteği olan muhataplarını/hedeflerini devirmeye, çaresiz bırakmaya ve köşe sıkıştırmaya vakfettiler.

Yalnız unuttukları şey; Erdoğan karşıtı cepheyi genişletmeye ve eli yükseltmeye giriştiklerinde, karşı tarafında da işi gücü bırakıp cepheye koşmaya (sandığa gitmeye) girişecek olmasıydı.

Sonuç olarak, siyasî normalleşme hamlesi açık bir restle geri çevrilen seçmen, 1 Kasım’da yeniden olağan üstü hale geçiş yaptı.

Yeni Yüzyıl, 09.11.2015