.: Atilla Yayla

Âdil Seçim: Nedir Ne Değildir?*

Seçimlerin âdil olmasıyla ilgili taleplerin ve tartışmaların yersiz, anlamsız ve önemsiz olduğu söylenemez. Âdil seçimler demokrasinin olmazsa olmazı. Aynı zamanda, demokratik meşruiyetin iki mühim kaynağından biri.

Âdil seçimlerden kaynaklanan meşruiyet biri seçimi kazananlarla diğeri seçimi kaybedenlerle ilgili iki ayağa sahip. Seçim kazananların siyasal yönetim yetkisini kazanması ancak seçimlerle olur. Gerek yürütme gerekse yasama iktidarı kendi kendisini oraya seçemez. Böyle bir şey olursa buna seçim değil bir tür atama denir. Atama kelimesini kullanacaksak, demokraside yasama ve yürütme iktidarını kullanacak olanların oraya atanması gerekir. Bu atamayı yapacak olan elbette seçmenlerdir. Seçimi kaybedenlerin sonuca ve kazananlar tarafından siyasal olarak yönetilmeye razı olmaları da seçimin âdil olduğuna inanmalarına dayanır. Âdil olmayan seçimlerin kazananların zaferi ve seçim sonucunda ulaştıkları pozisyonlar, kaybedenlerin nazarında gayri meşrudur.

Seçimlerin âdil olmasının değeri ve önemi izahtan vareste olmakla beraber âdil seçimin nasıl olacağına ve olmayacağına ilişkin tartışmaların da usulüne uygun, mantıklı ve rasyonel olması gerekir. Aksi takdirde birileri başka birilerini kolayca ve keyfî biçimde âdil seçim istememekle, âdil olmayan seçimlerde kazanmakla, en azından âdil olmayan seçim sonuçlarını savunmakla itham edebilir. Şüphe yok ki, insan rasyonel olduğu kadar hissî de bir varlıktır. Bundan dolayı âdil seçimler üzerinde  anlaşılmazsa mantıklı, tutarlı tezlerin yerini tarafgir, toptancı, duygusal iddialar alabilir.

İşe yarayacak -yani bilgimizi artıracak- ve birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak bir tartışma için tartışma yapmanın genel kurallarına uymak ve âdil seçimin şartları üzerinde önceden bir uzlaşma sağlamak gerekir. Bunu beceremezsek tartışmak yerine laf kalabalığı üretiriz. Başka bir deyişle, meşhur finansçı fıkrasında olduğu gibi, işlem hacmini (tartışmaya harcanan zamanı ve kullanılan kelime miktarını) artırmış ama havanda su dövmüş (birbirimizi anlamamış, birbirimizin fikirlerinden istifade edememiş ve bir sonuca ulaşamamış) oluruz.

Bence seçimin âdil olmasının şartları iki grupta toplanabilir: Objektif şartlar ve sübjektif şartlar. Bunu söylerken düşünülebilecek her şartın rahatlıkla ve kesinlikle bu iki gruptan birine dâhil edilebileceğini öne sürmüyorum. Eminim, nereye konması icap ettiği hususunda derin ihtilâflara yol açacak şartlar vardır. Bu yüzden, benim tasnifimin herkesi bağlayıcı olduğu da söylenemez. Ancak, ikili tasnif çabası hiç değilse ‘gri’ diyebileceğimiz alanı daraltarak meseleyi daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Objektif şartlar tartışmacıların ideolojisine, siyasal kültürüne, siyasî tercihine ve elbette hislerine göre değişmeyecek olan şartlardır. Tartışmacılar, aralarındaki farklar ne olursa olsun,  bunlar üzerinde mutabık kalabilirler. Bunun olabilmesi için seçim yarışına giren yarışmacıların objektif şartların peşinen kendilerinin aleyhinde sonuçlar yaratmayacağına inanmaları icap eder. Bu şartlara bir oyun kuralları seti gibi bakabiliriz. Onlar olmazsa oyuncular sahaya çıkmaz, oyun oynanamaz. Bu kurallar kimin kazanacağı kimin kaybedeceği –yani sonucun ne olacağı- üzerinde bir etkide bulunmaz. Kazananlar kurallar sayesinde kazanmaz, kaybedenler kurallar yüzünden kaybetmez.

Demokratik seçimlerin üzerinde tam veya neredeyse tam mutabakat sağlanmış objektif kuralları-şartları vardır. Bunlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Seçmenlerle ve seçilenlerle ilgili objektif kurallar

Belli bir yaşı doldurmuş, aklî melekeye sahip tüm vatandaşlar, etnik, dinî, sosyal ve ekonomik durumlarına bakılmaksızın seçme hakkına sahiptir. Seçmen kayıtları bir partinin seçmenlerini gözeterek veya dışlayarak yapılamaz. Seçilenler de onları pozitif veya negatif ayrımcılığa tabi tutmayacak genel kuralara uyacak şekilde ilgili siyasal makama aday olma ve seçilme hakkına  sahiptir.

Oylarla ilgili objektif kurallar

Herkes tek oya sahiptir. Her oy eşittir. Seçmenlerin oyları arasında eğitim, gelir seviyesi, yaşanan yer, dinsel inanç,  felsefî görüş gibi kıstaslara dayanarak kademelendirme, farklı puanlandırma yapılamaz.

Partilerle ilgili objektif kurallar

Daha önceden belirlenmiş ve kamuya ilan edilmiş şartları sağlayan tüm partiler seçimlere katılabilir. Partilerin seçime katılmasına ilişkin kurallar son anda değiştirilemez. Hiçbir sebeple hiçbir parti bu kuralların dışında ve üstünde tutulamaz.

Temsilde adâletin sağlanmasıyla ilgili objektif kurallar

Seçmenlerin (toplumun veya milletin değil) iradesinin en iyi ve geniş şekilde yansıması, maksimum temsil seviyesine ulaşılması için seçim barajı ya hiç olmamalı ya da makul bir seviyede tutulmalıdır. Baraj olacaksa bu baraj belli partileri engellemek üzere değil yönetimde istikrar, seçim kolaylığı gibi gerekçelerle konmalıdır.

Seçim anıyla ilgili objektif kurallar

Seçimler gizli oy açık sayım esasına göre yapılır. Seçmenler parti tercihlerini kimsenin görmeyeceği- gözleyemeyeceği, özel olarak hazırlanmış alanlarda kullanır. Oylar ilgili herkesin (sandık görevlileri, parti müşahitleri, varsa başka gözlemciler) huzurunda açık olarak sayılır ve kaydedilir.  İnsanlar oy kullanma anında veya sonrasında baskı ve tehditlerle karşılaşmayacaklarından emin olarak oylarını kullanır. Kimse hiçbir kişi ve makam tarafından oyunun rengini açıklamaya zorlanamaz.

Sonuçların belirlenmesiyle ilgili objektif kurallar

Partilerin aldığı oyların milletvekilliklerine, belediye başkanlıklarına ve devlet başkanlığına tahvil edilmesi önceden üzerinde anlaşılmış ve kamuya açıklanmış kurallara göre yapılır. Bu kurallar seçimin hemen öncesinde veya seçim işlemleri (oy verme, sayma) esnasında değiştirilemez. Örnek vermek gerekirse, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı %50 oyun üstüne tek oy ekleyen aday tarafından kazanılır. Belediye başkanlığında en çok oyu alan aday, en yakın rakibinden tek oy önde olsa bile, seçimi kazanır. Milletvekillikleri ise partiler arasında aldıkları oya göre -barajlı d’Hondt- usulüne göre dağıtılır. Sonuçların belirlenmesiyle ilgi kurallar daha değişik şekilde düzenlenebilir. Örneğin cumhurbaşkanlığını en çok oy alan, belediye başkanlığını %50 artı tek oy alan kazansın denebilir. Keza, aynı şekilde, milletvekilliklerimin dağılımı başka türlü yapılabilir. Burada en mühim şey ilgili  kuralların seçimden önce belirlenmesi ve seçime giren tarafların bu kuralların sonuçlarına uyacağını beyan etmesi ve seçimlerden sonra onlara uymasıdır. Yani kuralları var ve alenî olması ve sıkı biçimde uygulanması kuralların içeriğinin ne olduğu kadar önemlidir.

Bunlar âdil seçimin objektif şartlarıdır. Bu kuralların bir tanesinin bile eksik olduğu yerde âdil seçim yapılamaz. Bu kurallar üzerinde bütün taraflar mutabakat sağlayabilir. Ancak, objektif kurallar kategorisinin her türlü itiraz ve belirsizlikten muaf olduğu sanılmamalıdır. Kimi durumlarda bu kuraların bazıları -veya onların türevleri, uzantıları- ciddî ihtilâflara yol açabilir. Meselâ, seçim çevrelerinin bir tür seçim mühendisliği yapılarak yeniden belirlenmesi, yani seçim çevrelerinden alan çıkarmalarının ve seçim çevrelerine alan eklemelerin yapılması tartışma yaratabilir ve bazen âdil seçime aykırı görülebilir. Burada ilginç bir durum vardır. Bir taraftan nüfus kompozisyonundaki değişmeler seçim çevrelerinin yenilenmesini gerektirebilir, diğer taraftan bunu yapma yetkisine ve gücüne sahip olanlar bunu kendi lehlerine bir adıma çevirmek isteyebilir. Bu durum zaman zaman ABD ve Türkiye gibi ülkelerde karşımıza çıkıyor.

Benzer bir durum seçimlerin genel gözetim ve denetiminin kimin görevi olacağı meselesinde ortaya çıkabilir.  Bazı ülkeler (Türkiye gibi) seçimleri yargı gözetim ve denetiminde yapmaktadır. Ancak, yargı gözetim ve denetiminin her zaman her türlü sorundan azade olduğunu sanmamak gerekir. Yargının politize olduğu yerlerde yargının devrede olması fazla işe yaramaz. Hatta seçimin adaletine zarar dahi verebilir. Kimi ülkeler seçimi idare cihazına emanet etmekte. ABD’de durum budur. Bürokrasinin etkin, şeffaf ve dürüst olduğu yerlerde bu yol kullanılabilir ama olmadığı yerlerde bu yöntem seçimler açısından tan bir felakete yol açabilir. Nitekim ABD’nin seçim sisteminde de bazı sıkıntılar görülüyor. Başkan seçiminde ikinci seçmenler heyeti önemli ölçüde baypas edildi ama her an kullanılmaya hazır bir tuzak olarak sistemde var. Kilitlenme durumlarında ise bürokrasi işin içinden çıkamayabilir. 2000 yılında  W. Bush ile Al Gore arasındaki seçim yarışında böyle bir durum yaşandı. İki taraf da kazandığını iddia etti. Uzun ve yıpratıcı tartışmalar yapıldı. Sistem tam çökmek üzereyken Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin “birinin seçilmesi kimin seçildiğinden önemlidir” anlamına gelen bir kararıyla kurtarıldı.

Son olarak seçim barajı seçim adâletini en fazla zorlayan unsurlardan biri olmakla beraber birçok ülkede uygulanmaktadır. Bu durumda barajın düşük olması ve beli bir çizgiyi-kesimi siyasî süreçlerden dışlamayı hedef almaması gerekir. Aksi takdirde seçim adâleti zedelenebilir.

Yukarda âdil seçimlerin objektif şartlarını ele aldım. Bu objektif şartlar karşılanmadan âdil demokratik seçimlerin gerçekleştirilemeyeceğini ve bu yüzden onlar üzerinde tam veya tama hayli yakın bir mutabakat sağlanabileceğini belirttim. Bunun sebebi bu şartları belirleyen kuralların genel ve eşit olması, onlara bağlı kalmanın seçimdeki yarışmacılara (partilere) negatif veya pozitif ayrımcılık yapılması anlamına gelmemesidir.

Ancak, objektif şartlardaki netlik ve kesinlik âdil seçimin sübjektif kuralları grubuna giren şartlarda yoktur. Bazıları bazen sübjektif kuralları objektif kurallardan bile önemli veya objektif kuralların var ve işliyor olmasının ön şartı sayabilir. Başkaları ise onları tamamen ikincil, hatta olsa da olmasa da olur sayabilir veya bir anlamsızlık veya imkânsızlık durumuna tekabül ediyor görebilir.

Sübjektif kurallar, yukarda ele alınan objektif kurallar kadar kolay biçimde objektif kurallar kümesine dâhil edilemediği için sübjektiftir. Onların sübjektifliği onlara atfedilen değerin ve önemin kişiden kişiye, gruptan gruba, durumdan duruma değiştiğini gösterir. Sübjektif kurallar, aynen objektif kurallar gibi, eşitlikle ilişkilendirilir; fakat onlardaki eşitliğin objektif kurallardaki kadar kolay sağlanması da ölçülmesi de zordur.

Eşitliği merkeze alarak âdil seçimin sübjektif kurallarını şöyle gruplandırabiliriz:

Malî eşitlik

Propaganda araç ve imkânlarına ulaşmada veya onları kullanmada eşitlik

Önce malî eşitliği ele alacağım.

Başka bir açıdan âdil seçimin sübjektif şartlarını objektif şartlarda olduğu gibi hukukî eşitlik-mevzuatta eşitlik olmaktan ziyade alanda ve fiilî durumda eşitlik olarak tasvir ve tavsif edebiliriz.

Malî (maddî) eşitlik, geniş anlamda, her milletvekili adayının, her cumhurbaşkanı adayının veya her partinin eşit veya eşite yakın malî imkânlarla seçme girmesi anlamına gelir. Ancak, tek tek milletvekili adayları üzerinden konuşmak, incelemek zor olacağından onu partiler üzerinden tartışabiliriz. Sahip oldukları malî güçleri partilerin seçimler için yapacağı harcamalarda önemli miktar farklarına sebep olabilir. Partilerin seçim bütçeleri birbirlerininkine nispetle daha az veya daha çoktur. Çok olan örneğin daha fazla miting düzenleyebilir, medya ilânlarını daha çok kullanabilir.  Daha fazla broşür, afiş, parti bayrağı hazırlayıp dağıtabilir. Daha çok araç kiralayabilir… Malî güç farkı bütçesi şişkin olan partileri öyle olmayanlara nazaran daha avantajlı hâle getirebilir.

Bu durumda, öncesini bir tarafa bırakırsak,  partilerin malî eşitliği hepsinin aynı veya aynıya yakın büyüklükte kampanya bütçeleriyle seçime girmeleri anlamına gelir. Bu temenni edilebilir ama temenni etmekle gerçekleştirilemez. Düşünceler ve düşüncelere dayalı öneriler geliştirmede mesafe alabilmek için mecburen partilerin nasıl finanse edilmesi gerektiği meselesine gitmek gerekir.

Siyasî partilerin finansmanında iki ana yöntem var. Partiler ya üyeleri ve/veya sevenleri tarafından ya da devlet bütçesinden finanse edilebilir. Bu yöntemlerin her birinin faydaları ve mahzurları, birbirlerinden üstün ve zayıf tarafları vardır.

İlk yol tercih edilirse, partilerin malî imkânlarının birbirinden farklı –küçük veya büyük- olmasından şikâyetçi olmak anlamsızlaşır. Zira partiler üye tabanlarının genişliği, üyelerin sadakati, kurumsallaşma derecesi ve menfaat gruplarıyla ilişkileriyle doğru orantılı olarak fon bulabilir. Siyasetin finansmanı topluma bırakılınca insanların aklına hemen zengin şahısların, büyük şirketlerin genellikle de ‘sağ’ görüşlü partilere büyük destek vereceği gelir. Bu kısmen doğru, fakat her hâlükârda eksiktir. Büyük sermaye çevreleri her zaman ‘sağcı’ partileri desteklemez, ‘solcu’ partilere de destek verir. Ayrıca, partilere aktarılabilecek büyük fonlar yalnızca büyük iş çevrelerinde bulunmaz, işçi sendikalarının ve işçi sendikaları konfederasyonlarının elinde çok geniş finansman imkânları bulunması da az görülmeyen bir durumdur.

İkinci yol takip edilirse, yani partiler devlet hazinesinden finanse edilirse birçok tartışma konusu ortaya çıkar. İlk olarak, hazine fonlarının oluşmasına mecburen katılmak durumunda olan her vergi mükellefinin bu yöntemden memnun kaldığından emin olamayız. İkincisi, ilke olarak partilere hazineden yardım yapılmasını kabul etsek bile, bu yardımın nasıl ve ne miktarda yapılacağını yine olabildiğince objektif kurallara bağlamamız gerekir. Bu da ilk bakışta sanılabileceğinden daha zordur. Örneğin, eski-yeni seçime girecek tüm partilere mi yoksa bir önceki seçime girmiş partilere mi yardım yapılacaktır?  Hazine yardımında tüm partiler eşit muamele mi görecektir yani aynı miktarda kaynak mı alacaktır yoksa kaynaklar farklı mı olacaktır? Farklı olacaksa bu neye dayanarak olacaktır?

Seçime girecek tüm partilere hazineden yardım etmek bazen çok mantıksız olabilir. Kamuoyu araştırmalarında yüzde yarım oy oranına bile ulaşamayan bir partiye niçin destek verilsin? Yardım almaya konulabilecek bir eşiği aşan partilere (örneğin önceki seçimlerde yüzde 5’i aşanlara) yardım verilecekse bu eşit miktarda mı olacaktır? Bunda da bir adaletsizlik yok mudur? Yüzde 50 alan parti ile %5 alan partiye aynı miktarda yardım yapmak birini negatif diğerini pozitif ayrımcılığa tabi tutmak, başarıyı cezalandırıp nispî başarısızlığı ödüllendirmek anlamına gelmez mi? Buna benzer pek çok soru sorulabilir.

Bazı ülkelerde bir önceki seçimlere girmiş partilere aldığı her oy için bir ödeme yapılıyor (Almanya). Bazı ülkelerde ise (Türkiye) beli bir oy yüzdesini tutturmuş (%7) partiler hazineden yardımı hak etmiş oluyor. Bu, partilerin kurumsallaşmış olduğu yerlerde daha kolay uygulanabilecek bir yöntem. Eşitlikçi bir usül. Gelgelelim partiler arasındaki eşitsizliği tam olarak gidermiyor. Hatta büyük partilerle küçük partiler arasındaki eşitsizliği büyütüyor ve pekiştiriyor. Ayrıca, potansiyeli olan yeni partiler için de bir teşvik sağlamıyor. Belki de engelleyici oluyor.

Görüldüğü üzere partiler arasında malî eşitliği sağlamak zannedildiği kadar basit ve kolay değil. Her yöntemin artıları da eksileri de var. Her yönteme bir tür eşitliği sağlarken başka türden eşitsizlikler yarattığı gerekçesiyle itiraz edilebilir. Bu yüzden malî eşitliği adil seçimin objektif kuralları arasına dâhil etmek hayli zor.

Âdil seçimlerin bir diğer sübjektif şartı siyasî aktörlerin propaganda imkânları ve araçları bakımından eşit olması. Bazı yorumcular propaganda imkân ve araçlarına ulaşmada eşitsizliğin âdil seçime büyük bir engel teşkil ettiğini söylüyor. Bununla beraber bu çok genel bir açıklama. Ayrıntılara inmek ve bu bir olmazsa olmaz şart ise nasıl gerçekleştirilebileceği hakkında kafa yormak da gerekir.

Âdil seçimin objektif kuralları gereği her partinin basılı ve görsel medyada ilanlarla ve vaat ve faaliyet haberleriyle yer almaya teorik olarak eşit hakkı vardır. Ancak, kâğıt üzerindeki bu eşitlik hemen hemen hiçbir zaman fiiliyatta eşitlik olarak tezahür etmez. Bazı partiler medyada daha fazla yer bulurken bazılarından neredeyse hiç bahsedilmez. Bu durum seçimlerin âdil olmasına zarar verir mi? Verirse ne ölçüde verir?

İlânlarda, para ile kiralanan gazete sayfalarında veya televizyon programlarında daha az veya çok görünmek partilerin bütçe imkânlarıyla ve yayın organların seçiciliğiyle alâkalı olabilir. Yayın organları kamu tarafından finanse edilmediği sürece, bu durum, hoş olmasa da, kendi başına bir problem teşkil etmez. Neticede birer ticarî kuruluş olan gazeteler ve televizyonlar gerek ilân almada gerekse habercilikte genel yayın politikalarını bizzat belirleme hakkına sahiptir. Onlara bu bakımdan müdahalede bulunmak basın özgürlüğüne aykırıdır.

Ancak, aynı yorum kamu kaynaklarıyla finanse edilen yayın organları için yapılamaz. Varsa devlete ait radyo ve televizyonlar haber ve tartışma programlarında iktidar partilerine olduğu gibi muhalefet partilerine de yer vermek zorundadır. Devlete ait haber ajanslarının durumu da aynıdır. Bu yayın organları muhalefet partilerini görmezden gelirse, onların sesini duymaz ve kamuya aktarmazsa, haksız bir eşitsizlik yaratmış olur. Bu, seçimlerin âdil olmasına gölge düşürür. Başka bir deyişle, devlete ait yayın organlarının tüm partilerin halka ulaşım aracı olmasını âdil seçimin bir objektif kuralı gibi görmek mümkün.

Bu argümana verilebilecek bir cevap gelişen teknoloji ve piyasa sayesinde inanılmaz bir genişleme yaşayan ve eşi benzeri görülmemiş bir çoğulluğa kavuşan görsel medya alanında devlete ait yayın organlarının artık -en azından eskisi kadar- önem taşımadığı olabilir. Bir yerde toru topu bir iki kanal varsa ve bunlar devlete aitse, bu kanalların yaratacağı etki yüzlerce kanalın olduğu bir yerde bunların yaratacağı etkiden çok daha fazladır. Medyada bu çokluk ve çoğulluk olmasaydı muhalefet partilerinin halka ulaşma kanaları önemli ölçüde tıkanmış olurdu. Şimdi durum böyle olmaktan çok uzak. Hemen hemen her demokratik ülkede devlet yayın organlarının medya sektörü içindeki ağırlığı dikkate almaya değmeyecek kadar az. Bu doğru ama bence bu durum devlet kanallarının sebep olduğu eşitsizliği gidermez ve devlete ait radyo ve televizyonların daha makul ve dengeli yayın yapması konusunda ısrarcı olma gereğini ortadan kaldırmaz. Yoksa muhalefet partileri haklı olarak ayrımcılığa uğratıldıklarını ve haksız muameleye maruz bırakıldıklarını düşünür.

Özel yayın organları hakkında başka yorumlar da yapılabilir. Siyasal iktidarın desteğiyle ayakta kalan ve yayın yapan yayın organları varsa bu da partiler arasında propaganda imkânları açsından eşitsizlikler yaratır. Bu yayın organları muhalefeti tamamen dışlayarak iktidar için çalışan organlara dönüşebilir. Bu da âdil seçim açısından istenmeyecek bir durumdur.

Medyada temerküzün yaratabileceği eşitsizlikleri tamamen ortadan kaldırmayacak olsa bile hafifletebilecek bir iki noktaya dikkat çekebiliriz. Medya araştırmaları medyanın okuyucuları yönlendirmesi kadar okuyucuların da medyayı yönlendirdiğini gösteriyor. Medyanın seçmen tercihleri üzerinde sanıldığı, inanıldığı, iddia edildiği kadar etkili olmadığına dair birçok çalışma var. Seçmenler medyayı tüketmede seçici, okuduğu gazetenin, seyrettiği televizyonun peşinden gitmek yerine çizgisine uygun yayın organlarını takip ediyor.  Bu yüzden, medyada temerküz, temerküzün lehine gerçekleştiği siyasî çizginin zaferini garanti etmiyor. Hatta bazı durumlarda bu tür bir temerküzün seçmenler için ters müşevvik sağlaması bile söz konusu olabiliyor. Dolayısıyla, medyada ağırlığı olan kanadın peşin ve erken zafer diğer kanadın da mutlak ve kaçınılmaz mağlubiyet havasına girmesi büyük hata.

Diğer bir nokta sosyal medyanın etkisi. Sosyal medyanın seçmen davranışları üzerindeki etkisi hakkında çok tartışma var ama yeterince araştırma yok. Alan çok yeni. Ancak, sosyal medyanın geleneksel medyaya ortak çıktığı kesin. Zaman içinde hayatın her alanında olduğu gibi seçimlerde de sosyal medyanın ağırlığının artacağını tahmin edebiliriz. Sosyal medya medyayı demokratize etti ve temerküz imkânını ortadan kaldırdı veya daralttı. Bu da geleneksel medyadaki temerküzün muhtemel menfi etkilerini azaltabilir. Ama diğer taraftan sosyal medyanın manipülasyonlara geleneksel medyadan daha açık olduğunu da unutmamak lâzım. Bu ABD’de Trump’ın kazandığı seçim üzerinden yıllardır tartışılan, hatta hukukî soruşturmalara dayanak yapılan bir durum.

Propaganda araç ve imkânlarında eşitsizlik partilerin dışından değil içinden de kaynaklanabilir. Partilerin duruşları, vaatleri, beyannameleri, fikir çizgileri halkın farklı derecelerde ilgi ve takdirine mazhar olabilir. Başka bir deyişle partilerin medyada yer bulma derecelerinin eşit veya eşite yakın olması onların seçmen kitlesi üzerinde etkisinin aynı olacağını göstermez, bunu garanti etmez.

Partilerin varsa tarihî sicili, başarı-başarısızlık karnesi, seslendirdiği fikirlerin niteliği, liderlerin karizmatik görülüp görülmemesi, hatta fiziksel görüntüleri ve ses tonlarıyla hitabet becerileri bile partiler arasında eşitsizlik yaratabilir Katı ideolojik bir parti tüm propaganda araçları onun emrine verilse bile geniş kitlelere hitap edemez, ancak marjinal tabakaları heyecanlandırabilir. İyi hitap eden öyle olmayana göre avantajlı olur. Özgül bir alanda, uçağa binmekten korkan bir siyasî lider korkmayana göre daha fazla yere gitme ve daha fazla insana bizzat hitap etme bakımından dezavantajlı olur. Sağlığı daha iyi, enerjisi daha yüksek olan öyle olmayandan daha enerjik bir kampanya yürütme şansına sahiptir.

Sonuç olarak, âdil seçimin sübjektif şartları arasında gerçekten önemli sayılabilecekler yanında fazla önem taşımayan, hatta şart olup olmadığı sorgulanabilecek olanlar da vardır. Sübjektif şartların bir kısmı şu veya bu ölçüde gerçekleştirilebilir, bir kısmının ise yanına bile yaklaşılamaz. Nitekim daha ziyade sübjektif şartları öne çıkaranlar bu şartların nasıl karşılanacağı hakkında neredeyse hiç bir şey söylemiyor, söyleyemiyor. Bu yüzden, âdil seçimin objektif şartları sübjektif şartlarından her zaman her yerde daha önemli ve önceliklidir.

———————————————————————————————————————————————-

*24 Haziran 2018 tarihindeki cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri öncesinde âdil seçim üzerine hararetli tartışmalar yapılmıştı. Bunun üzerine âdil seçim konusunu üç bölümlük bir yazı ile değerlendirmiştim. 31 Mart seçimlerinden önce ve sonra da benzer tartışmalar yaşandı, yaşanıyor. Bu tür tartışmalar gündemden hiç düşmeyeceğe benziyor. Bu yüzden, erişim ve okuma kolaylığı sağlamak için bu üç yazıyı birleştirip gözden geçirerek yeniden yayınlıyorum. Ancak, sanırım bu tartışmalara yeni boyutlar eklenecek. Özellikle seçim sonuçlarına itirazlar, geçersiz oyların veya tüm oyların yeniden sayılması ve ilçe seçim kurulları ile YSK’nın bunlara ilişkin kararları derinlemesine ele alınacak. Bu konuları gelişmelere paralel olarak başka bir yazıda veya yazılarda değerlendirmeyi umuyorum.

Yeniyüzyıl, 9 Nisan 2019