.: Adnan Küçük

ABD’nin Brunson politikasının arka planı

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin süreklilik arz edecek şekilde tek düze ve ılımlı olduğu söylenemez; değişen dönemlerde değişen şiddetlerde gerilimler yaşanabilmektedir. Bunlardan en bariz olan birkaçı, PKK-PYD-YPG terör örgütlerinin çok aşikâr bir şekilde silahlandırılarak Türkiye’ye karşı kullanılması; hain FETÖ terör örgütünün her ne pahasına olursa olsun Türkiye’ye karşı kullanılması; bu örgütün hain elebaşının, bütün hukukî taleplere rağmen Türkiye’ye iade edilmemesidir. Bunların sayılarını çoğaltmak mümkündür.

ABD, bu tutumu ile esasen canı istediği zaman, en azılı terör örgütleri ile ilişki içerisine girebileceğini, bunun kendisi için bir imtiyaz olduğunu ilan etmek istemektedir. Burada şöyle bir ayrım yapmaktadır. Şayet bir terör örgütü ABD’nin çıkarlarına aykırı ise bütün devletlerin bu örgütle mücadele etmesi, uluslararası terörle mücadele mevzuatlarının sonuna kadar işletilmesi gerekir. Bu örgütle mücadele etmemek ya da onun yanında bir tutum almak, ABD’ye göre insan haklarına, hukuk devletine, anayasal demokrasiye vd. bütün insani ilke ve değerlere aykırı bir tutum almak demektir. Böyle bir tutum sergileyen bir ülkeye karşı her türlü yaptırımların uygulanması, uluslararası hukuk bağlamında meşrudur.

Diğer yandan bir ülkede insan haklarını ihlal ediliyorsa, basın hürriyetinden ifade hürriyetine varıncaya kadar her türlü kısıtlayıcı uygulamalar yapılıyorsa, bu durumda ABD için iki ihtimal söz konusudur. Birincisi, bu ülke ABD ile iyi ilişkiler içerisinde ise, ticarî, siyasî, uluslararası ilişkiler vb. bağlamda ABD’nin lehine politikalar uygulanmakta ise bu ülkeye karşı yapılacak hiçbir işlem yoktur. Bütün bu uygulamalar ABD’li yöneticileri kesinlikle alakadar etmez. Bunun en bariz misalini ABD ile bazı otoriter Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler teşkil etmektedir. Şayet bir ülkede hak ve hürriyetlere, hukuk devletine, insan haklarına vb. ilişkin sorunlar yaşanıyorsa ve o ülke ile de ABD arasındaki ilişkiler ABD’nin istediği mecrada ilerlemiyorsa, o ülkede hukuk devleti yoktur, insan hakları ayaklar altındadır, yargı kesinlikle bağımsız değildir, derhal bu ülkeye yaptırımlar uygulanmalıdır.

Bir diğer husus da, ABD’nin dünya genelinde sahip olduğu pervasız uygulamalardır. ABD, insan haklarından hukuk devletine, demokrasiden insancıllığa varıncaya kadar bütün insanî değerleri istismar etmek, gerekirse bunları en ileri düzeyde ihlal etmek ve bunu ihlal ettiğini düşündüğü ülkeleri de cezalandırmak konularında kendisini imtiyazlı görmektedir. Literatürde yoğunluklu olarak şu tespitler yapılır: “ABD bir ileri demokrasidir, anayasacılık, anayasal devlet, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü (Rule of Law) ve insan hakları en üstün değerlerdir, yargı mutlaka bağımsız ve tarafsız olmalıdır, siyasî saiklerle yargıya müdahale etmenin kabul edilebilir hiçbir meşru tarafı yoktur”.

Peki, soruyorum bütün bunlar ne kadar doğrudur? Bu sorunun cevabı ABD’ye ilişkin değerlendirmelerde yanılmamak için son derece önemlidir.

İmza beyanı

Burada insan hakları konusuna kısaca temas etmek istiyorum. Literatürdeki hâkim anlayışa ve düşüncelere göre, yeryüzünde insan haklarının en güvencede olduğu ülke ABD’dir. Peki, hakikatte bu tespitin isabet derecesi nedir? Bunu tahlil etmek gerekir. Burada Türkiye’de, ABD’de Başkanın kanun gücünde düzenleyici işlem yapma yetkisinin mevcut olmadığından söz edilir. Bu belirlemeden hareketle de, 2016 Anayasa Değişikliği ile Türkiye’de Cumhurbaşkanına (Başkan) verilen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yetkisinin diktatörlük yetkilerini içerdiğinden söz edilir. Oysa vaka tam aksi yöndedir. Türkiye’de Cumhurbaşkanının sahip olduğu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yetkisi kanun gücünde değildir; oysa ABD’de Başkan, Anayasa ve kanunlarda açıkça yetkilendirilmediği halde “yürütme emri” (utive order) adı altında kanun gücünde işlemler yapabilmektedir. Çok daha vahimi, yasama meclisi tarafından yapılan bir kanun hakkında “imza beyanı”nda bulunarak, bu kanunun bazı hükümlerini uygulanamaz hale getirebilmektedir. Başkan, fiiliyatta kısmî veto gibi işleyen “imza beyanı” vasıtasıyla Kongre’ye karşı etkinliğini bir kat daha artırmaktadır.  George W.  Bush’un bu yolla, Anayasanın Başkan’a verdiği en önemli görev olan “Kongre tarafından çıkarılan kanunları sadakatle tatbik etme” görevinin çok ötesine geçerek, hatta bu görevi dışlayarak, insan haklarını yok edici uygulamalara yol açacak şekilde kullandığı da olmuştur. Nitekim, kendisinin ve yardımcısı Cheney’in aksi yönde sarf ettikleri yoğun çabalara rağmen, Kongre tarafından çıkarılan işkenceyi her durumda men eden kanunu onaylamış, hemen ertesinde “söz konusu kanunun işkence ile alakalı kısmını millî güvenlik gerekçesine istinad ederek” bir “imza beyanı”yla uygulanamaz hale getirmiştir. Bush, bu imza beyanı ile gerektiğinde millî güvenlik gerekçesi ile bu kanundaki sorgulama yöntemleri ile alakalı kısımlara uymayabileceğini belirtmiş olmaktadır. Nitekim Guantanamo’daki gayrı insanî uygulamaların arkasında da Başkan George W. Bush’un imza beyanı bulunmaktadır.

Kısaca ABD için insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sadece ABD’nin menfaatleri için gerekli olduğunda geçerlidir. Şayet ABD’nin millî güvenliği, uluslararası ilişkiler ve iktisadi menfaatler söz konusu olduğunda bütün bu değerler çok rahatlıkla ters yüz edilebilir. Bu bağlamda, ABD içerisinde oransız güç kullanmak olağan hale gelebilir; Guantanamo’da olduğu gibi her türlü insan hakları ihlalleri kendisi için legal ve meşru hale gelebilir. Bu uygulamalara göre ABD için esasen teorik bağlamda bir insan hakları anlayışının varlığından söz edilemez. ABD için insan hakları, hukuk devleti, kendi çıkarlarına uygunsa vardır; uygun değilse bunların tamamı bertaraf edilebilir. Fiilî uygulamalar bunu teyit etmektedir.

Gelelim Brunson vakasına. Rahip kimliği öne çıkarılan, sözüm ona seküler ve laik bir devlet olduğu iddia edilen ABD’nde yönetimde ağırlıklı olarak etkili olan Evanjelik inancına mensubiyeti bariz olarak görülen Brunson, Türkiye sınırları içinde İzmir›de terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı iddiasıyla Türk Ceza Kanunu hükümlerini ihlal ettiği gerekçesi ile hakkında yargısal soruşturma açıldı ve tutuklandı. Daha sonra da tutukluluğu “sağlık sorunları” gerekçe gösterilerek ev hapsine çevrildi. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, bunun üzerine, Rahip Brunson’un kayıtsız şartsız serbest bırakılması gerektiği, aksi halde Türkiye’ye yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulundu. Nitekim bu tehditle uyumlu olarak önce Türkiye Cumhuriyeti Bakanlarından Adalet ve İçişleri Bakanlarının ABD’ndeki malvarlığına el konulduğu belirtildi. Daha sonra da Türk ekonomisine yönelik ağır ekonomik savaş ilanı manasına gelecek uygulamalar başlatıldı.

Esasen bu tehdid ve pervasız uygulamalar, yukarıda sözünü ettiğim ABD menfaatleri için yargı bağımsızlığı, adalet, hukuk vb. her türlü değerlerin yok sayılacağı yönündeki anlayışın bir tezahürüdür. Oysa Türkiye’de yönetimin anayasal olarak bu talebe uygun yönde bir karar vermesi mümkün değildir. Bu yetki, anayasal ve kanunî olarak bağımsız ve tarafsız olan yargı mercilerine aittir. Bu merciler de, sırf ABD istedi diye bu yönde karar veremez. Bu kararı verebilmesi tamamen hukukî şartların gerçekleşmesine bağlıdır.

Peki, ABD bunu bilmiyor mu? Elbette ki biliyor. Ama buna rağmen bu tutumu sürdürmesinin temelinde, “ben istediğim zaman senin iç hukukunun hiçbir önemi yoktur; benim çıkarlarım gerektiriyorsa, iç hukukunu bertaraf edeceksin” anlayışı yatmaktadır. ABD, burada bir başka ülkenin iç hukuk sistemi üzerinde hiyerarşik bir üstünlük kurmak istiyor. Bunun adı, uluslararası arenada, hiçbir kayıt ve şart tanımayan, kendi menfaati için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, uluslararası hukukla diğer ülkelerin iç hukukunu paçavraya çevirmeyi amaçlayan korsan devlet uygulamasıdır. Bu hukukî değil, tamamen fiilî bir durumdur. Türkiye’ye yönelik zorla diz çöktürme teşebbüsüdür. Bir diğer yönüyle, 15 Temmuzda akim kalan hain FETÖ darbe teşebbüsünün eksik kalan kısmını tamamlama, bir nevi rövanş alma çabasıdır.

İnsan hakları, kim için?

Hem Türk halkının, hem de ABD’nin ben merkezci egoist, tek taraflı çıkar temelli politikalarından muzdarip olan diğer halkların şunu iyi bilmesi gerekiyor. ABD için insan hakları, hukuk devleti, adalet, âdil yargı vb. sadece ABD menfaatleri için yararlı ise son derece önemlidir. Ama ABD’nin menfaatleri icap ediyorsa, her türlü insan hakları ihlalleri yapılabilir, yargı ABD menfaatlerine işleyen bir siyasî yargıya dönüşebilir, her türlü terör eylemleri başta silah desteği olmak üzere sonuna kadar desteklenebilir. Bütün bunlar, ABD ve müttefikleri lehine olmak şartıyla meşrudur. Ama aynı ABD, uluslararası arenada insan hakları ve demokrasi şampiyonu olarak bilinir. Gerçek ABD, kendi menfaati için yapmayacağı hiçbir insan hakları ihlali olmayan, çok rahatlıkla hukuku rafa kaldırmayı bilen ABD’dir. Sormak lazım, Türkiye’de sınırlı yetkilere sahip olan, Anayasal sınırların haricine çıkmamaya özen gösteren Başkan Recep Tayyip Erdoğan mı diktatör, yoksa yukarıda örneklerini verdiğim uygulamaları gerçekleştirme noktasından pervasızca davranışlar sergileyen ABD Başkanları mı? Takdiri okuyucuların ferasetine, bilgisine ve vicdanına bırakıyorum.

Star Açık Görüş, 25.08.2018