.: Adnan Küçük

ABD ve Diğer Ülkelerle PKK/YPG Arasındaki İlişkilerde Turnusol Kâğıdı: Barış Pınarı Harekâtı

Terör nedir? Her ne kadar 1937 tarihli Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesinin 1/2. maddesinde terörizm, “Bireylerin ya da bireyler grubunun ya da umumi halkın zihninde bir terör hali yaratmak için tasarlanmış ya da planlanmış, bir devlete karşı yöneltilen kriminal eylemler”  olarak tanımlanmış ise de, gerek milletler arası belgelerde, gerek ülkelerin iç hukukî mevzuatlarında, gerekse akademik camiada bu kavram üzerinde mutabakat sağlanabilmiş değildir. Fakat terör eylemleri mahiyetini haiz faaliyetlerin kapsamı şu şekilde belirlenebilir: Saik ve kastına bakılmaksızın halkı terörize etmek; ona zarar verme tehdidinde bulunmak; halkın yaşamlarını, onurlarını, hürriyetlerini, güvenliklerini ve haklarını tehlikeye atmak; çevreyi, kamu hizmetini, kamu veya özel mülkü zarara maruz bırakmak; onları işgal etmek; onlara el koymak; millî kaynağı veya milletler arası hizmetleri tehlikeye atmak; devletlerin istikrarını, ülke bütünlüğünü, siyasî birliğini veya egemenliklerini tehdit etmek amacıyla bireysel ya da toplu suç planını gerçekleştirmek için her türlü şiddet içerikli eylemleri gerçekleştirmek ya da bu tür eylem tehdidinde bulunmak.

Peki, hangi örgütlü ya da diğer türlü gerçekleştirilen faaliyetler terör kapsamına girer? Ülkelerin bu konudaki tutumları farklılık arz etmektedir. Ülkeler, kendilerine yönelik eylemlerle başka ülkelere yönelik eylemler konusunda farklı tutumlar sergilemektedir. Mesela, ABD için belki de insanlık tarihinin en büyük terör eylemi 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelere yönelik gerçekleştirilen eylemdir. Aynı ABD için, resmî listelerine bakıldığında PKK bir terör örgütüdür. Fakat PKK’nın devamı olduğu herkesçe bilinen YPG, hem Suriye’deki halka, hem de Türkiye’ye yönelik yıkıcı, katliam yapıcı eylemler gerçekleştirdiği halde, ABD için terör örgütü değil, bir müttefik yapılanmadır. Esasen 11 Eylül’de gerçekleşen terör eylemine ve bu eylemi gerçekleştiren örgüte bir başka ülkenin destek çıkması ile PKK ve YPG’ye ABD ve diğer müttefiklerin destek çıkması arasında hiçbir fark yoktur.

Dünya’da Türkiye kadar uzun süredir terörle mücadele eden ikinci bir ülke yoktur. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ-sol çatışmalarında binlerce insan öldü, onbinlerce insan yaralandı. Ülkemizde insanlar kamplara bölündü, bazı şehirlerde kurtarılmış bölgeler oluşturuldu, bazı şehirlerde terör örgütleri, halk mahkemeleri kurarak bazı kişileri infaz etti.

ABD, 12 Eylül öncesinde Türkiye’deki terör eylemlerini ne kadar destekledi Allah bilir. Maalesef ülkemizde 1970’li yıllardaki terör eylemlerinin gerisindeki haricî güçlerin belirlenmesine yönelik yeterli kapsamda akademik çalışmaların yapıldığı söylenemez.

1980’li yıllardan sonra sağ-sol çatışmalarının yerini, nispeten daha lokal olarak PKK-Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki çatışmalar aldı. PKK’nın 12 Eylül darbesinden sonra palazlanmaya başladığı süreçte, bu örgüt, ABD’li yöneticiler tarafından 12 Eylül yönetimine “üç-beş çapulcu” olarak tanıtılmış ve bu belirleme ile uyumlu olarak 12 Eylül cunta yönetimi de “üç beş çapulcu”dan ibaret gördüğü örgütün güçlenmesini çok da ciddiye almamıştır.

PKK terör ve baskı eylemlerini artırdıkça, devletin önlemleri de zamanla şiddetini artırdı. Peki, PKK niçin güçleniyor, güçlendikçe daha donanımlı hale geliyor? Bu sorunun cevabını sadece iç dinamiklerle izah edebilmek mümkün değildir. Çünkü bu örgütün arkasındaki haricî güçler, zamanla alenileşmeye başlamıştır. Hele ki son yıllarda ABD’nin bu örgütü alenen desteklediği, hatta bizzat organize ettiği ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Eskilerde bazı haberler fısıltı şeklinde yayılırdı: “Çekiç Gücün konuşlanmasından sonra, ABD’li helikopterler tarafından PKK’lılara kumanya, elbise, silah vb. malzemeler atılmaktadır”. Bu söylemler fısıltı olarak yayılmasına rağmen hiçbir zaman Türkiye Devleti ve ABD’li yetkililer tarafından yalanlanmamıştır. Kısaca bu dönemlerde, PKK Batılı güçler tarafından gizli kapaklı bir şekilde sevk ve idare olunmakta idi. Bu ülkeler, o zamanlarda PKK’yı destekleme fiillerini örtme ihtiyacı hissetmekte idiler.

Ama artık gerek Zeytin Dalı operasyonunda ve sonrası dönemde olsun, gerekse Barış Pınarı harekâtında olsun, artık ABD, bu terör örgütünün mutlak hamisi pozisyonunu açık etmekten imtina etmemektedir. Açıkça bu örgüte, füzeden diğer ağır silahlara kadar, onbinlerce TIR dolusu mühimmatı alenen bu örgüte sağlamaktadır. ABD’nin bu tutumu, diğer Batılı müttefiklerle, bu ülkenin Ortadoğu’daki uç beyleri pozisyonunu üstlenen İsrail, Mısır, Suudi Arabistan vb. ülkeler tarafından kayıtsız-şartsız desteklenmektedir. Sözüm ona ileri demokratik ülke olduklarından bahsedilen bazı devletler, ABD’nin bu desteğini yüzde yüz kabullenirlerken, Türkiye’nin bu örgüte yönelik mücadelesi, “haksız işgal”, “Kürt’lerin yok edilmesi” vb. kara propaganda ve söylemlerle haksızlaştırılmaya çalışmaktadırlar. Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle sözüm ona hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve medenî değerleri dillerinden düşürmeyen Batılı ülkelerle, onlarla kolkola giren İsrail, Suudi Arabistan, Mısır vd. bazı baskıcı otoriter devletler, bu harekât sebebiyle Türkiye’ye karşı kınama, hatta silah ambargosu koyma yarışına girdiler. Kısaca, topyekün teröre destek duruşu sergilemektedirler.

Batılı ülkelerin temel felsefelerini teşkil ettiğini söyledikleri demokrasi-insan hakları-hukuk devleti-milletler arası hukuk ile gayrı insani ve gayrı hukuki eylemler olarak nitelenen terör eylemleri ve bu eylemleri gerçekleştirenlerin desteklenmesi nasıl bağdaştırılabilir?

Bu sorunun cevabı, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin gerçek kimliklerini ortaya koymaktadır. Bir ülke, gerek gizli gerekse aleni olarak bir terör örgütünü destekliyor, terörle mücadele eden bir ülkeyi bu mücadelesinden dolayı kınıyorsa, hatta bu sebeple yaptırımlara muhatap kılıyorsa, bu ülkenin insan hakları ve hukuk devletinden söz etmeye hakkı yoktur.

Peki, Batılı ülkeler biraz önce sözünü ettiğim insan hakları vb. değerlerle gayrı insanî olan terör eylemlerini ve örgütlerini desteklemeyi nasıl bağdaştırıyorlar? Belki de, Batı’nın gerçek kimliğinin teşhis ve tespiti için bu sorunun cevabı son derece önemlidir.

Türkiye’de yıllar yılı, genellikle ileri demokrasiler olarak bilinen başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere, gerçek insanî değerlerin sahipleri, bu değerlerin havarileri nazarıyla bakılmıştır. Oysa Batılı medeni ülkeler hakikaten böyle midir?

Bu soruya cevap verebilmek için fiilî pratiklere bakmak gerekiyor.

Burada meselenin iki veçhesi bulunmaktadır. Birincisi, her bir ülkedeki iç hukuk düzeninin ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu konuda, devletler çok hassastırlar. Gerek düzensizliğe, gerekse iç güvenliğin bozulmasına yönelik tahammülleri hiç yoktur. Bu ülkeler, güvenliği ihlal edebilecek her türlü terör ya da başka eylemler için en üst perdeden önlemleri almaktan imtina etmemektedirler. Kendi iç düzenine yönelik teröre tepkisi bazen en üst perdeden olabilen bu ülkeler, bazı kereler insanî hukuk dışına çıkma konusunda perva etmemektedirler. Bunun en bariz misalini,  11 Eylül 2001 eylemlerinin failleri olarak nitelenenlere yönelik Guatanamo’da yapılan gayrı insanî muameleler oluşturmaktadır. ABD’de Başkan Bush zamanında, her türlü gayrı insanî işkence muamelelerini men eden kanun Kongre tarafından kabul edildiği halde, önce Bush, “imza beyanı” yoluyla işkenceye ilişkin hükümlerin uygulanmasını bertaraf etmiş, daha sonra da en acımasız muamelelerin yapılmasından kaçınılmamıştır. Bundan şu çıkmaktadır, ABD’de, iyi günlerde, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti öne çıkabilmekte, ama güvenliğin bozulduğu durumlarda, hukuk devleti de, insan hakları da gerilemekte, terör olarak değerlendirilen eylemlere karşı en acımasız ve aşırı uygulamalardan kaçınılmamaktadır.

İkincisi, gerek ABD gerekse diğer Batılı ülkeler için, özellikle milletler arası ilişkilerle ticarî ilişkilerde önemli ve belirleyici olan ölçüt değerler, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti değil, kendi çıkarlarıdır. Yani bu ülkeler çıkarları söz konusu ise ilişki kuramayacağı diktatör ve diktatörlük yönetimi ya da terör örgütü yoktur. Bunun en bariz misallerini, ABD ile Ortadoğu’daki otoriter rejimler arasındaki en sıkı ilişkiler oluşturmaktadır. Batılı ülkeler için, “kendi çıkarları ile uyumlu olan ülkeler, örgütler ve diğer yapılar ile kendi çıkarları ile uyumlu olmayan ülkeler, örgütler ve diğer yapılar” ayrımı söz konusudur. Kendi çıkarları ile uyumlu ise bir örgüt bir milyon insanı hunharca katletmiş de olsa, bu örgüt, Batı için en makbul örgütler arasında yer alır ve çıkarlarını korumak için bu örgüt sonuna kadar desteklenir. Bunlar vasıtasıyla, kendi çıkarları ile çelişen politikaları uygulayan ülkelere karşı vekâlet savaşları yapılır. Nitekim ABD’yi küstürmek istemeyen ya da onunla müşterek hareket eden bir dizi demokratik bilinen ülkelerle otoriter rejimler, PKK ve YPG terör örgütlerini destekleme noktasından yarışa girmektedirler. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtına cansiperane karşı çıkan bu ülkeler, bu sözümüzü tamamen haklı çıkarmaktadır.

Kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye’nin, onbinlerce insanın hunharca katledilmelerine sebep olan PKK ve YPG terör örgütlerine karşı yürüttüğü haklı mücadelenin bir aşamasını teşkil eden Barış Pınarı harekâtına karşı gösterilen tepkiler, bu ülkelerin teröre karşı tutumlarının yönünü belirleme noktasından “turnusol kâğıdı” işlevi görmektedir. Maalesef, bu ülkelerin bu mücadelede PKK ve YPG terör örgütünü en üst perdeden desteklemeleri, onların insan hakları ve hukuk devleti açısından ne kadar zavallı, geri, art niyetli olduklarını, iki yüzlülüklerini gün yüzüne çıkarmaktadır. Bizim buradaki beyanlarımız bir zan değil, bunların bu ikiyüzlü politikalarını yüzlerine vurmaktan ibarettir. Bu zeminde, ne Türkiye’de, ne de Batılı ülkelerin çıkarları ile çeliştiği düşünülen diğer ülkelerde terör ve kaosun bitmesi kısa vadede oldukça zor görülmektedir.

* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

14 Ekim 2019