.: Yasemin Abayhan

7 Haziran’da Çözüm Süreci’ne aslında ne oldu?

“…Özellikle politikanın gücüne inanıyorum. Politikanın yüceltici, birçok sorunun çözümünde esas alınması gereken bir metot…”politikacı mıdır? At köşeye beş para etmez.” Hayır, bu görüşte kesinlikle değilim. Sağlam politikacılar çıkmalı. Politikanın yücelik tarafı olduğu kabul edilmeli. Sorulara gerçekten politik yaklaşılmalı. Biz de kesinlikle karşılık veririz ve bu iyi bir sonuçlanış, çözümleniş olabilir.

…Politikadan çözüm bekleyen ve buna inanan gerçekten önderler, partiler ortaya çıkarsa bunlar çözümleri bu temelde en azından tartışmak isterlerse biz buna büyük bir memnuniyetle karşılık veririz. Şiddet olayını hemen durdurabiliriz.”

Yukarıdaki satırlar Mehmet Ali Birand’ın Abdullah Öcalan ile 1988 yılında Lübnan’da gerçekleştirdiği röportajın video kaydından. Mehmet Ali Birand, Milliyet’te yayınlanan röportajdan sonra asker ile arasının bir daha eskisi gibi olmadığından ve röportaj yayınlandıktan sonra gazetenin toplatıldığından söz eder.

Öcalan’ın “Eylemleriniz kısa vadeli mi sürecek? Yoksa bu bir uzun maraton mu?” sorusuna cevaben dillendirdiği yukarıdaki satırlar, PKK’nın eylemlerinin asıl amacının politikada kendilerine bir yer açmak olduğunu düşündürtüyor. Keza PKK’nın amacının ne olduğunu anlatırken de Öcalan, Türkiye halkları arasında eşit vatandaşlığa sahip olunmasından bahsediyor. Ancak, yine yukarıdaki satırlardan da anlaşılabileceği gibi, Öcalan PKK’nın sivil siyasette bir muhatabı olmadığından, Kürt Hareketi’ni tanıyacak herhangi bir partinin veya önderin yokluğundan dem vuruyor.

1992 yılında Birand ile tekrar bir araya gelen Öcalan var olan muhatap noksanlığını bu sefer daha net bir şekilde ortaya koyuyor ve Birand ile aralarında Öcalan’ın özgüvenine hayran bıraktıracak şu diyalog geçiyor:

…ben size daha geçmişte önderlik kriziniz var demiştim hatırlarsan ve bu kriz hala çözülmüş değil…benim var, Kürt Halkı hala benim sözümü ölümüne dinler.

Birand: “Bir dakika. Kürt Halkı mı diyorsunuz; PKK mı?

Öcalan: Kürt Halkı…Ezici çoğunluğu.”

Sosyal Psikoloji literatürü kapsamında bakıldığında Öcalan’ın kendisini bir tür “karizmatik lider” olarak tanımlamakta olduğunu varsayabiliriz. Karizmatik liderin özellikle hitap ettiği grup ile kurduğu güçlü duygusal bağın ve bir sosyal kriz döneminde ortaya çıkıp dönüştürücü bir güce sahip olmasının vurgulanması Öcalan’ın haksız olmadığını bize gösterir. Kürtlerin her ne kadar bir lideri söz konusu ise Türkiye’de geri kalan halkın Öcalan’ın ısrarla altını çizdiği gibi “ölümüne söz dinleten” bir liderinin 80’li yıllardan günümüze kadar olmadığını varsayabiliriz. Çözüm sürecinin başlatıldığı tarihten itibaren de masanın bir tarafında Kürt Halkı’nı temsilen Öcalan’ın, pek çok kesimde fobik reaksiyonları tetikliyor bile olsa, diğer tarafında Tayyip Erdoğan’ın oturuyor olduğu aşikar idi.

Öcalan 1988 ve 1992 yıllarında eksikliğini vurguladığı temsil edici lider motifi ile karşılaşmış ve bu sorunun sivil siyasete taşınmasında istekli bir partinin var olduğunu görmüş olmalı ki bir yıllık çatışmasızlığın sonunda 21 Mart 2014’de tarihi Nevruz Mektubu’nda “ Şu ana kadar yürütülen bir diyalog süreciydi ve önemliydi. Bu süreçte iki taraf da birbirlerinin iyi niyetini, gerçekçiliğini, yeterliliğini test etmiştir. Bu testten hükümetin ağırdan alma, tek taraflı yürütme, yasal temelden kaçınma ve uzatma tutumuna rağmen iki taraf da barış arayışından kararlılıkla çıkmıştır.” açıklamalarını yapıp son Nevruz kutlamalarında ise PKK’nın silahlı mücadeleyi sonlandırıp “yeni dönemin ruhuna uymak için kongre yapmalarının” gerekliliğini vurgulamıştır.

Öcalan’ın uzun yıllardır dile getirdiği “lider eksiği”, politik psikolojide gruplar arası çatışmalarda çatışmaların önlenebilmesindeki en önemli faktör olan politik güvene işaret etmektedir. Araştırmalar bireylerin kendi gruplarına yönelik aidiyetleri ile karşı gruba duydukları güven arasında karşı grubun liderine yönelik duyulan güvenin rol oynadığını göstermektedir. Yani, Kürt Halkı’nın yalnızca Öcalan’a değil, Erdoğan’a güvenmesi; tam tersi ile düşünülecek olursa Türk Halkı’nın yalnızca Erdoğan’a değil; Öcalan’a güvenmesi var olan çatışmaların çözümünde etkin rol oynayan bir süreci ortaya çıkarmıştır.

Tayyip Erdoğan’ın TRT 1, TRT Haber ve TRT Türk’te ortak yayınlanan “Enine Boyuna” programında İmralı ile görüşmelerin sürüyor olduğunu açıklaması ile başlayan çözüm süreci boyunca pek çok manipülasyon denemesine rağmen liderlere yönelik güven sonucunda tabanlar arasında temasın da gitgide artmaya başladığı görüldü. Özellikle Akil İnsanlar Heyeti’nin kurulması, Tarihi Diyarbakır Buluşması, Diyarbakır’da gerçekleştirilen Çözüm Süreci Çalıştayı etnik kökeni ne olursa olsun bireylerin aidiyetlerinin yanı sıra dış grubun liderine yönelik güvenlerini arttıran süreçler olarak sayılabilir.

Dünyada tamamlanan hiçbir çatışma çözümünün kısa sürede gerçekleşmediği muhakkak. Keza “İngiltere’nin Hakan Fidan’ı” olarak anılan Jonathan Powell Radikal Gazetesi’ne verdiği röportajda Türkiye’nin daha ilk aşamalarda olduğunu ve Kuzey İrlanda sorunun çözümünün 9 yılda gerçekleştiğini belirtiyor. Bu açıdan bakıldığında daha bebek adımları atmakta olan çözüm sürecinin sekteye uğratılmasının 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonucuna bağlı olduğu kanaatindeyim. Keza 7 Haziran Genel Seçimleri HDP’nin sivil siyasette yer alması gibi olumlu bir sonucu ortaya koymuş da olsa tabir-i caizse iki liderin “karizmasının çizilmesine” sebep oldu: Öcalan’ın ve Erdoğan’ın.

Bugüne kadar Kürt Hareketi’nin en temel isteklerinden birinin Öcalan’ın İmralı’dan çıkması olduğu vurgulanır iken; HDP mitinglerinde eskiden olan Öcalan vurgusunun gitgide azaldığı, sadece saygı duyulan bir sembol haline dönüştürüldüğü görüldü. Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının belli olması sonucu takındığı saldırgan tavrı devam ettiren Demirtaş’ın bütün seçim mitinglerin de aynı tavrı sergilemesi ve özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra doğrudan Erdoğan’ı hedef alan konuşmalarının artması iki yıldır devam eden müzakere toplantılarının ruhuna pek uygun düşmemişti. Tüm bunlardan daha da önemlisi, yazı boyunca tekrar tekrar vurguladığım şekilde, her iki tarafın muhattabının “karizmatik”liğinin sorgulanır olması hem çatışmaların yeniden başlamasında hem de bu çatışmalar sonucunda bireylerin primitif bir şekilde etnik kökenlerine uygun tepkiler vermeye ve hızlıca kamplaşmalarına sebep oldu.

Her iki tarafın aktörlerinin masadan kalkmaları, karşılıklı sivri dil kullanmaları ve ortaya koydukları koşulları tekrar tekrar revize etmeleri çatışma çözümlerinde olağan bir durum olarak görülür. Ancak önemli olan çatışmanın bitmesine emek, güç ve zamanını veren; artık savaşın devam etmesini istemeyen halkların umudunu yitirmemesi. 7 Haziran sonuçları ise her iki tarafın güveninde kırılmalara sebep olan bazı sonuçları liderlere atfedilen özelliklerin çatırdaması ile ortaya koymuş oldu.

Özellikle “90’lara dönüş” jargonunun sürekli kullanılmasının kurulan ortak köprüleri ortadan kaldırmada ne yazık ki işlevsel olduğu düşünülebilir. Umuyorum ki yeni “90’lar”ımız olmasın, umuyorum ki tarih çok tekerrür etmeden hatalarımızdan ders alabilmiş olalım.

Ayrıca bakınız...

Kürd Meselesinde Duygusal İlişkiler Üzerine

Kürd Meselesinde Duygusal İlişkiler Üzerine – Mahmut Özdemirkol

“Peki” deniliyor Kürd meselesinin karakteri değişmiş olmasına rağmen, örneğin inkâr politikasının bitmiş olması, üstelik PKK ...