.: Atilla Yayla

27 Yaşında Bir Fidan: Liberal Düşünce Topluluğu

LDT’nin Kuruluşu

Liberal Düşünce Topluluğu’nun İstanbul Seminerleri programı içinde değerli fikir insanı, öncü liberal kanaat önderi Gülay Göktürk 5 Aralık’ta “Fikir İhtilafı ya da Fikrî Düşmanlık” başlıklı çok dolu ve anlamlı bir seminer verdi. Göktürk insanlar arasında fikir ihtilaflarının olağan, doğal bir durum olduğunu söyledi. Fikir ihtilaflarının fikrî düşmanlığa çevrilmesinin zararlarına ve farklı fikirdekilerin bir arada bulunmasının önemine ve yararına dikkat çekti. Burada (kastının) ırkçılık, faşizm gibi insanlığa aykırı fikirler değil makul, mutedil fikirler olduğunu ve bu radikal fikirdekiler ile birarada bulunmanın mümkün olmayacağını özellikle belirtti. Seminer çerçevesinde örnek vaka olarak da genel olarak liberal çevrelerdeki, özel olarak LDT’de fikir farklılıklarını ve ayrışmaları ele aldı. Liberallerin fikir farklılıklarına rağmen birarada kalmalarının, bu mümkün olmuyorsa bile farklılıkları düşmanlığa taşımadan diyalog içinde bulunmalarının gereğine vurgu yaptı. Soru-cevap kısmında da mesele muhafazakârlar, AK Parti’nin ve iktidarlarının geçmişten bugüne durumu, AK Parti iktidarlarına karşı geçmiş mevcut, muhtemel, müstakbel tavrı üzerinden -bazen fazlasıyla heyecanlı, hatta taşkınlığa dönüşen- tartışmalar yapıldı.

Hem Gülay Göktürk’ün bu ufuk açıcı semineri hem de LDT’nin 27. yaşını tamamlıyor olması münasebetiyle LDT hakkındaki bazı bilgileri ve düşüncelerimi, biraz da tarihe not düşme endişesiyle ve amacıyla, yazıya aktarmak istiyorum.

Daha önce de, hem de birkaç defa, verdiğim kimi bilgileri, yazılarımı düzenli takip edenlerin affına sığınarak, tekrar etmek suretiyle işe başlayacağım. LDT bir entelektüel akademik oluşum olarak ortaya çıktı. Bu yüzden LDT’ye bir hareket demek yanlış olur. Hareket olması istenseydi LDT değil LDH adını alırdı. Ne olması gerektiği benim geliştirdiğim önerilerle ve yine benim düzenlediğim ve yönettiğim bir toplantıda tartışıldı ve entelektüel oluşum fikri ve LDT adı benimsendi. Bu doğruydu, zira hareket kitlevî bir büyüklük ve bütünlük, hiyerarşik bir yapılanma ve aktivist hareketlilik gerektirirdi. İstediğimiz bu değildi. Geride kalan çeyrek asrı aşkın süre bu kararın isabetli olduğunu kanıtladı.

Esasen LDT’nin temelleri, önceden söylemekten utanıyordum ama şimdi tarihî bir gereklilik ve hakşinaslık icabı belirtmem gerekiyor, 1980’lerin sonlarında ve 1990’ların hemen başlarında benim tarafımdan ve benim öncülüğümde atıldı. Daha Yeni Forum Dergisi’yle bağlarımızı koparmamışken ben oradaki gençleri etrafımda toparlamakla meşguldüm. Yeni Forum ile bağlar gevşeyince ortak mekân ve çatı imkânı ortadan kalktığı için adı sanı belli bir yapılanma giderilmesi gereken bir ihtiyaca dönüştü.

Kuruluşta rol alan diğer önemli iki isimden biri olan Kâzım Berzeg Bey yalnızlığı kaderi olarak görmüş, benimsemiş ve kendi kabuğuna çekilmiş “hakiki” bir liberaldi. Bir tür yalnız kurt idi. Bu tür bir oluşumu gerçekleştirmek için gecikmişti ve sanıyorum bunu yapmak da istemezdi. Mustafa Erdoğan ise tarz ve sosyal ilişkiler bakımından bu tür bir işe istekli ve istidatlı değildi. Akademik çalışma dünyası ona daha cazip görünüyordu. Nitekim LDT’nin kuruluşunda olsun, kuruluşundan sonraki ilk yıllarda olsun (geçirdiği kalp krizine kadar) Kâzım Bey gayet istekli, aktif ve fedakâr; Mustafa Erdoğan ise yavaş ve mütereddit bir pozisyon aldı.

Böyle bir düşünce kuruluşu oluşturabileceğinin ve bunun çok yararlı olabileceğinin en çok farkında olan kişi bendim. Hayek çalışmam sayesinde Hayek ile IEA kurucusu Anthony Fisher arasındaki ilişkiyi bilmem, zaten o yolda yürümekte olan biri olarak şahsımı daha kararlı duruma getirmişti. Mustafa Erdoğan’la beraber 1992 yazında İngiltere’ye yaptığım iki buçuk aylık ziyaret LDT’nin ortaya çıkışında bir dönüm noktası oldu. O yaz Buckingham Üniversitesi’nde ziyaretine gittiğim fikirdaşım ve arkadaşım müteveffa Norman Barry bana IEA’ya gitmemi tavsiye etti. Ancak, bundan önce olan bir şey daha vardı. Ben okumalarımdan sadece IEA’yı değil Mont Pelerin Cemiyeti’ni de öğrenmiştim. Tesadüfe bakın ki ek iş olarak çalıştığım -Seyfi Taşhan tarafından kurulmuş ve yönetilmekte olan- Dış Politika Enstitüsü’ne dünyanın değişik yerlerindeki kuruluşlardan basılı malzemeler gelmekteydi ve ben bunların tamamını, meraklı da olduğum için, incelemekteydim. ABD’deki muhafazakâr Heritage Foundation malzeme ileten kuruluşlardan biriydi. Ondan gelen bir zarfta, bir politika raporuna ilaveten 1992 MPS Kanada Genel Toplantısı duyurusu da vardı. Bu duyuruyu, yanlış hatırlamıyorsam, Mart 1992’de gördüm. O zaman hem Yardımcı Doçent olarak Hacettepe Üniversitesi İİBF’de hem de, dediğim gibi ek iş olarak, DPE’de çalışmaktaydım. Bunun üzerine MPS’e bir mektup yazdım. Türkçede liberalizm üzerine ilk kitabın yazarı olduğumu söyledim ve toplantıya katılmak istediğimi belirttim. Yazın İngiltere’de olacağımı da ekledim.

Barry ile görüşmemden sonra ben IEA’ya gitmeden IEA’dan bir görevli bana, kaldığımız evin telefon numarasından (Norman Barry’ye bu numarayı bırakmıştım) ulaşarak MPS toplantısına davet edildiğimi ve bana bir burs verileceğini bildirdi. Memnuniyetle kabul ettim ve İngiltere’ye “tek giriş” vizesine rağmen Kanada’daki toplantıya gittim. Gitmeden önce kartvizite benzetilmiş beyaz kağıtlara Dr. Atilla Yayla olarak ismini yazdım ve altına “Association for Free Thinking” (Hür Düşünce Topluluğu) ibaresini ekledim. Toplantıda tanışacağım kimselere kendimi bir liberal düşünce oluşumunun mensubu olarak takdim etmek istiyordum. Bu isim vaktiyle Ankara SBF’de merhum Hasan Celal Güzel tarafından kurulan Hür Düşünce Kulübü’nden mülhemdi. Ancak zamanla, müzakerelerimizde, hem Güzel’in sert milliyetçi geçmişi hem de tarihin yükünü omuzlamama arzusu yüzünden o isimden vazgeçtik. Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’ni ise bilmiyorduk. Bilseydik, belki de o ismi benimserdik.

1991 Sonbaharında Mustafa Erdoğan doçent oldu. Ben ideolojik sebeplerle geri çevrildim. 1992 Sonbaharında doçentliği aldım. Bu esnada Kâzım Berzeg Bey ile de tanışmış ve birbirimizi sevmiştik. Kâzım Bey bilge bir insandı, büyük özgüveni vardı ve bizim gibi ‘’çulsuz’’ değildi. Onun varlığı ve istekliliği bu yolda ilerlemede cesaretimi ve kararlılığımı artırdı.

Bir oluşum zaten adı konulmadan ortaya çıkmaktaydı. Grubun öncüsü, organizatörü olarak gayet aktiftim. 26 Aralık’ta Yüksel Caddesi’nde o zamanki Pigalle Restaurant’da  (Kızılay’da, şimdi yerinde Berrak İşhanı var) bir akşam toplantısı organize ettim. Toplantıya 9 kişi çağırdım. Hepsi geldi. Geçenlerde evraklarıma göz atarken Turan Yay’a hitaben el yazısı ile yazdığım 5 sayfalık bir mektup buldum. Mektubu gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum. Mektupta liberal fikirlerin önemini ve az sayıda liberal olarak çok zayıf ve yalnız durumda olduğumuzu anlatıp, bir şeyler yapmayı konuşmak üzere Ankara’da bir toplantı yapacağımızı söyleyip kendisini toplantıya katılmaya davet ediyorum. Toplantının tarihi 26 Aralık idi. Mektubun tarihi ise 15 Aralık. Niye Turan Yay denirse, Yay’ın Hayek üzerine doktora tezi yazdığını ve bizim ondan böylece haberdar olduğumuzu söyleyebilirim.

LDT bu toplantıyla kuruldu. Bunun hikâyesini başka yerlerde de anlattım. Tekrara gitmeyeyim ama şunu söylemek şart: Kuruluştan sonra LDT ve işleri benim hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Zaman içinde biriken muazzam zaman, düşünce, gayret ve enerjiyi LDT’ye, bilerek ve isteyerek, asla yüksünmeyerek tahsis ettim. Çabalarında özellikle Kâzım Berzeg’den ve bir ölçüde Mustafa Erdoğan’dan destek gördüm. Ama ilk yıllarda öğrencilerim Gözde Ergözen, Özlem Çağlar Yılmaz,  Engin Özülgen, Cansel Erkal ve Sibel Yaman da katkılar yaptı. Bu yüzden bu isimlerin de LDT’nin kuruluşunda harcı olduğunu söylemem doğru olur. Sonraki zamanlarda bu listeye elbette başka isimler de eklendi ve LDT zaman içinde hayli büyük bir insan gücünün geldiği, gelip geçtiği bir yer oldu.

 

LDT’de Daimî Genişleme ve Küçülme

Ankara’da bunlar olurken İstanbul’da bizlerle ruh ve karakter ortaklığı olduğunu sonradan öğrendiğimiz önemli bir isim de kendi başına ama aynı istikamette ilerlemekteydi: Gülay Göktürk. Besim Tibuk da renkli karakteri ve basit söylemi ile liberal kanatta görünür olmaktaydı. Her ikisiyle de temasları ben yanıma aldığım arkadaşlarla ziyaretlerine giderek kurdum.

Ankara’daki liberal ekip olarak yayıncılığa yeni adım atan Ünal Sevindik’in Siyasal Kitabevi üzerinden bir entelektüel hamle yaptık. Ben bir iki televizyon programında göründüm, birçok toplantıya katıldım ve konferanslar verdim. LDT’nin adı da bizim adımız da duyulmaya başladı. Yavaş yavaş çekim merkezi olduk. Düzenli toplantılar yapmaya koyulduk. Zaman aktıkça faaliyetler arttı ve çeşitlendi. Yirmiyedi yıllık faaliyetlere bakınca inanılmaz bir zenginliği görmek mümkün; meselâ, yaklaşık yirmi beş yıldır Ankara’da, on yıldır İstanbul’da haftalık seminerler düzenleniyor. Her yıl Liberal Düşünce Kongresi yapılıyor. Kitaplar yayınlanıyor. Bu faaliyetlerdeki istikrar ve süreklilik dahi kendi başına çok şey ifade ediyor.

LDT kolektivizmin boğucu ortamında yeni belirmekte olan bireycilerin bir tür “yardım Allah!”  çığlığı olarak doğdu. Başını çekenler olarak ben ve çalışma arkadaşlarım neler yapabileceğini ve işlerin nereye varabileceğini bilmiyorduk, bilemezdik. Bir kurum kültürümüz de yoktu. Bazen dediğim gibi hem öksüz hem yetimdik. Ne bir tarihî entelektüel miras ne de bir kurum (dergi, dernek, vakıf) devraldık. Adeta sıfırdan yola çıktık. LDT, kader öyle getirdiği için diyelim, öncüydü, ama tekel kurma ve olma iddiasıyla yola çıkmadı. Liberal fikriyatın gelişmesi ve liberal oluşumların çoğalması temel arzumuzdu. Bu yüzden LDT bünyesinde merkezler kuruldu. Beklenen, umulan, ilgili arkadaşların çapına ve performansına bağlı olarak, bu merkezlerin önce gelişmesi sonra bağımsız kuruluşlar hâline gelmesiydi. Bu aynı zamanda liberal camianın genel soyut olana kapılıp uzmanlık bilgisi edinememesinin ve soyut ilkeler etrafında bir kısır döngüsü yaşamasının da önüne geçilmesine yardımcı olacak bir adım olacaktı ama maalesef umulan bulunamadı.

Bu arada bir taraftan LDT devamlı katılımlarla ve içindekilerin çevre genişletmesi, statülerinin yükselmesi yoluyla güçlendi bir taraftan da fikir veya karakter zıtlık ve çatışmaları yüzünden bazı kimseler LDT ile yolunu ayırdı. Bunların bir kısmı liberal camia içinde kalırken bazıları liberal fikirleri tamamen terk etti. Genellikle sanıldığı gibi LDT içindeki ayrışmalar 2013’te değil daha eski bir tarihte vuku bulmaya başladı. İlk belirgin ayrılık dalgası, 1997 post-modern darbesinin sonuçları üzerinden oldu. Birkaç arkadaş Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’nin başına gelene benzer biçimde başörtüsüyle ilgili tartışmalar yüzünden liberalizmi adeta bir hayat tarzı meselesine indirgedi, LDT’de başörtüsü kullanma özgürlüğünü de kapsayacak genel özgürlük savunusu yapanların olmasından rahatsızlık duydu ve camiayı terk etti.

Bir sonraki ayrılık dalgası iç içe geçmiş şekilde benim 5816 sayılı kanuna muhalefetten yargılanıp mahkûm edilmem ve LDT’den bazı isimlerin Hırant Dink cinayeti tartışmalarından aldığı pozisyon yüzünden doğdu. Bu arkadaşlar daha milliyetçi ve devletçi eğilimlere sahipti. Ancak, bu ayrılışlar hem ülkenin genel durumu hem de ilgili kişilerin daha sonra bu işlerle pek uğraşmamaları yüzünden fazla dikkat çekmedi ve unutuldu gitti.

Bir başka ve bu sefer daha dikkat çeken ayrılık dalgası 2013’ten sonra vuku buldu. Lakin bu dalganın kökleri de aslında 2007-2008’e kadar gidiyor. Bence merkez sağın daha dindar versiyonu olarak iktidara gelen ve gerek demokrasi gerek piyasa ekonomisi lehine reformcu adımlar atan AK Parti’ye bakış, LDT’deki liberaller arasında gitgide zıtlaşan iki pozisyon ortaya çıkarmaya başladı. İlk pozisyon AK Parti iktidarlarının muhteşem bir demokrasi ve kusursuz bir piyasa ekonomisi kurma yolunda ilerlediğini, artık her şeyin değiştiğini, Türkiye’nin geri dönüşü olmayan bir devrim yapma yoluna girdiğini söylemeye başladı. Bazıları, elbette kendi tercihleriyle, AK Parti ve iktidarla doğrudan doğruya veya dolaylı -zaman zaman maddî boyutları da olan- ilişkilere girdi. Aralarında  bu satırların yazarının da bulunduğu başka bazı arkadaşlar ise AK Parti’nin bir parti, liderinin bir siyasî lider olduğunu, siyasetin, parti olmanın ve liderlik yapmanın mahzurlarının ve dezavantajlarının onlarda da boy gösterebileceğini, bu yüzden AK Parti ve iktidarlarının icraatlarını toptan şu veya bu istikamette değerlendirmek yerine liberal ilkeler açısından “doğru” olduğu düşünülen bir şey yapıldığında desteklemenin ve “yanlış” olduğu düşünülen bir şey yapıldığında eleştirmenin, uyarmanın daha doğru ve yararlı olacağını söyledi. Yani bu pozisyon toptancılığın ve angaje veya toptan karşıt olmanın yanlışlığına dikkat çekti. Ancak, bu pozisyonda olanlar diğer arkadaşlarını dışlamadı, etiketlemedi, onlara neden bizim gibi düşünmüyorsunuz ve davranmıyorsunuz diye saldırmadı, baskı yapmadı.

Doğal olarak, herkes kendi doğru bildiği yolda ilerledi. Neticede herkes yalnızca kendisini temsil ediyordu. 2013’te Gezi olayları patlak verince LDT içinde ilk pozisyonda olanların kimisi hızla -hatta hemen- kimisi yavaş yavaş, bu sefer Ak Parti’nin demokrasi ile uzaktan yakından ilişkisi olmadığını, ülkenin tüm probleminin sadece AK Parti iktidarlarından, bilhassa Tayyip Erdoğan’dan kaynaklandığını söylemeye başladı. Tavırları gitgide daha toptancı ve öfkeli bir hâl aldı. Üstelik sadece iktidara, Erdoğan’a karşı tavır almakla kalmayıp kendilerinin analizlerini paylaşmayan, onlar gibi düşünüp onlar gibi tutum almayan arkadaşlarını da kınamaya, etiketlemeye yöneldi. Bu tavır bir süre sonra neredeyse sağduyunun tamamen ortadan kalktığını düşünmeye sebep olacak olaylarla kamuya yansıdı.

Böyleleri Gezi olaylarında yalnızca aşırı polis şiddetini, yer yer protesto hakkının ihlâl edilmesini, Erdoğan’ın sert sözlerini gördü. Park ve sokak işgallerini, polise ve sivil vatandaşlara karşı şiddet kullanılmasını, sokak şiddetiyle ülkeyi idare edilemez duruma getirmek ve buradan bir iktidar değişikliği çıkarmaya çalışılmasını ve nihayet demokratik usul kurallarının ve seçilmiş meşru otoritenin insan haklarına ilişkin olmayan bir alanda takdir, karar ve icraat hak ve yetkisinin çiğnenmek istenmesini görmedi. Bu görmemezlik 17/25 Aralık ve 19 Ocak’ta kendini tekrar etti. Fanatik iktidar karşıtlarına göre 17/25 Aralık’ın polis/yargı eliyle iktidar indirme arayışıyla uzaktan yakından alâkası yoktu, o sadece olağan bir yolsuzluk operasyonuydu. En kötüsü 15 Temmuz darbe teşebbüsüne gösterilen veya gösterilmeyen tepkiydi. Erdoğan nefreti ağır bastığı için darbenin Erdoğan üzerinden demokrasiye yapıldığı görülmedi, önemsenmedi, hatta travma öyle ağırlaştı ki darbe açık, net ve kuvvetli şekilde kınanamadı. Darbeyi açıkça destekleyenler ve darbeciler başarılı olamadı diye üzülenler bile oldu.

Bütün bunlara rağmen önemli bir ayrışma olmayabilirdi. Farklı görüş mensupları belki beraberliklerini azaltırlar ama aynı platformda yer almaya devam edebilirlerdi. Kategorik iktidar muhaliflerine dönüşen ve öfkeleri sel gibi taşan kimselere diğer arkadaşları artık bizimle kalamazsınız demedi. Onlar kendileri gibi düşünmeyen, onların fikirlerini paylaşmayan arkadaşlarıyla birarada kalmak istemedikleri için yollarını ayırdılar. Zaten LDT geleneğinde kendileriyle kurumsal olarak yolları ayrılan bir iki kişi vardır ve bu fikir farklılıklarından değil başka sebeplerden vuku bulmuştur.

LDT’ den yollarını ayıran bazıları ne yazık ki vefalı ve dürüst davranmak yerine, kendi geçmişlerini de unutarak, arkadaşlarını bağımsız olmamakla, iktidara kapılanmakla itham etmeye başladı. Onlara hemen hemen hiç kimse cevap vermedi. Ben de önce vermedim. Hatta bir dernek kurmaya kalkıştıklarında destek verdim ve bir köşe yazısıyla tebrik edip başarılar diledim. Aynı karşılığı göremedim. Terbiyesizlik seviyesine ulaşan bir iki durumda işi şahsileştirmeyen kısa cevaplar verdim. Onlarsa LDT’nin bittiğini, misyonunu yitirdiğini iddia ettiler, LDT’nin altını oymak için birçok üyeyle yıkıcı şahsî temaslar kurmak istediler. Bu hikâyeyi de bir gün daha ayrıntılı olarak yazabilirim.

LDT’nin İşleyiş Kültürü

LDT Türkiye’de benzerine pek rastlanmayan bir varlık tarzına ve işleyiş kültürüne sahip. Bunu anlamak egemen kültürel ve zihnî kodlardan dolayı zor. Bu zorluğun sonuçları sadece LDT’ye dışardan bakanlarda değil bazen LDT içinde zaman harcamış ve hâlen harcamakta olan kimselerde de tezahür edebiliyor. Bu yüzden LDT’nin ne olduğuna ne olmadığına işaret ederek anlatmaya çalışayım.
LDT bir dernek. Bu statüyü alması, bazı faaliyetler resmî bir statüyü gerekli kıldığı için vuku buldu, yoksa bir entelektüel oluşum olarak dernek olmaya mecbur ve mahkûm değildi. LDT, savunulan ve temsil edilen fikirlerin nitelikleri yüzünden ve onların doğal bir sonucu olarak, hiyerarşik bir örgüt değil, bir platform. Liberal çizgileri ve renkleri bünyesinde toplamaya, onlara zemin açmaya çalışan bir toparlanma. LDT geniş anlamda liberal düşünce geleneğinin tüm ana renklerini içinde barındırabiliyor. Basitleştirmek için söylersek, merkez çizgi klasik liberal ama anarko-kapitalizme ve sosyal liberalizme eğilimi olan arkadaşlar da var.
LDT bir kurumsal siyasî çizgiye sahip değil. İçinde siyasete ilgi duyanlar da hiç duymayanlar da var. Kurum olarak şu veya partiyi teşvik etmeye veya engellemeye yönelmiyor. LTD’nin bir siyasî tercihi yok. LDT yönetimi hangi seçimde kim desteklensin diye toplantı yapıp karar almaz. Camia içinde herkes kendi tercihini yapar ve peşinden gider. Hassaten ilgilenmedim ama bildiğim ve tahmin edebildiğim kadarıyla çeşitli seçimlerde AK Parti, CHP, HDP, Saadet Partisi ve hatta MHP’ye oy verenler olmuştur. Çeşitlenen siyasî ortamda Davutoğlu’nun ve Babacan’ın partisine sempati duyanlar da olacaktır. Bu yüzden LDT’yi bir parti ile organik ilişki içinde göstermek abesle iştigal. Zaten LDT siyasi partilerden etkilenecek bir yapı olmaktan ziyade onları etkileyebilecek bir yapı. Bu hep böyle oldu.
AK Parti’ye bakışla ilgili olarak da şunu söylemem şart. Yaklaşık yirmi yıldır iktidarda bulunan bir parti hakkında değişik değerlendirmeler yapılmaması imkânsız.  Ama tornadan çıkmış gibi hep aynı görüş ve değerlendirmeler söz konusu değil. Ben şimdiye kadar AK Parti’ye ve Erdoğan’a kayıtsız şartsız destek veren, bunların her dedikleri ve yaptıkları doğrudur diyen bir liberal görmedim. Ama tersi varit, yani, özellikle 2013’ten beridir, AK Parti ve Erdoğan’ın her dediği yanlıştır diyen liberaller var. Üstelik bunların bazıları geçmişte Ak Parti’ye sınırsız kredi açmış ve hatta parti ile yakın ilişkilere girmiş kimseler.

LDT’nin kolektif bir kimliği ve duruşu yok. LDT aktivist ortamlarda yer almaz. LDT bildiri yayınlamaz, imza kampanyası açmaz. Bir fikir kulübü olarak bizi biraraya getiren din, siyasî görüş, spor takımı taraftarlığı değil, liberal fikirlere sevgi ve liberal fikirleri yayma ve geliştirme arzusu. LDT’nin tüm faaliyetleri bu amaca yönelik. LDT’nin geniş bir toplumsal tabanı da, varlık türü ve faaliyet tarzı yüzünden, yok. Bu yüzden siyasî partilerin LDT’yi bir oy kaynağı olarak önemsemesi imkânsız. Kolektif bir kimliği olmadığı, bir platform olarak yaşadığı için LDT’nin ne düşündüğünü sormak, LDT şöyle düşünsün demek, LDT böyle düşünmesin demek, LDT’nin şu veya bu tavrı almasını istemek anlamsız. Bunlar şahıslara yönelik olarak dillendirilebilir, ancak bu da, özellikle arada bir yakınlık yoksa ve nezih bir dil kullanılmadan yapılıyorsa (yerine göre) terbiyesizlik ve ayıp olabilir. LDT camiasında hiç kimse hiç kimsenin temsilcisi veya sözcüsü değil. Kim ne söylemek istiyorsa onu kendisi kendi adına söyleyebilir, başkalarının onun adına konuşmasını isteyemez.

Liberal camianın en tanınmış isimlerinden biri olarak ve de iyi bildiğim kişi olduğum için kendimden örnek vereyim. Çok az istisnayla hiç kimseyi benim fikirlerimi seslendirmiyor diye kınamadım ve ayıplamadım. Neyse kendi görüşümü açıkladım. Hatalı olduğunu düşündüğüm görüşleri niye öyle gördüğümü dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Benim gibi düşünmeyen arkadaşlarımla yolları ayırmayı değil birlikte olmayı ve kalmayı önemsedim ve temin etmeye çabaladım. Arkadaş olmak ve kalmak için yüzde yüz hemfikir olmayı şart koşmadım. Ahde vefasızlık yapmadım. Hakşinaslıktan ve kadirşinaslıktan ayrılmamayı rehber edindim. Arkadaşlığı, ahbaplığı, dostluğu en az fikir ortaklığı kadar önemli gördüm. Zorlaştırıcı ve engelleyici değil kolaylaştırıcı ve destekleyici oldum. Bütün bunları söylerken kendimi övme peşinde değilim. Hükmü başkaları ve tarih verecek. Ancak, LDT’yi başından beri bilen kişilerden biri olarak LDT’nin özelliklerinin tam ve doğru anlaşılmasını istiyorum. Ancak bu şekilde LDT’den anlamsız taleplerde bulunmanın ve LDT’ye haksız eleştiriler yöneltmenin önüne geçilebileceğini düşündüğüm, umduğum için bu satırları karalıyorum.

Geçmişleri insanların da kurumların da en büyük şahididir. Ben herkesin bildiği yolda ilerlemesinin bir hak olduğunu düşünmekteyim. Kendim de bu haktan vazgeçecek değilim. Umarım ki LDT de nesiller boyunca yaşar ve başka kuruluşlara emsal teşkil etmeyi, ilham kaynağı olmayı sürdürür.

LiberPost: “Prof. Dr. Atilla Yayla ile LDT’nin Kuruluşunun 27. yıldönümü üzerine Röportaj” (@Spotify)