.: Vahap Coşkun

27 Mayıs, vesayet ve Kürt meselesi

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki “vesayet bitti” de denilemez. vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.

Kemalistler, 1923-1946 yılları arasında hüküm süren tek parti rejimini, genellikle “demokrasiye geçiş hedefi” ile meşrulaştırırlar. Buna göre; Cumhuriyet’in kuruluş döneminde demokrasiye hazır olmayan halk, tek partinin tercihleri doğrultusunda yetiştirilecek, ileride geçilmesi düşünülen demokrasiye uygun donanıma kavuşturulacak ve zamanı geldiğinde de demokrasiye geçilecekti. Nitekim 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde yapılan da budur; tek-parti yönetimi kendiliğinden demokrasiye geçmiştir.

Kemalizm’e ilişkin bu değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Levent Köker’in de işaret ettiği üzere, Kemalist yönetimin daha en başından beri “demokrasiye geçmek” gibi bir hedefi yoktu. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, “halkın kendileri tarafından yönetilmesi” gerektiğini savunanların “halkın kendi kendini yönetmesi” gerektiğini düşünenlere galebe çalması ile halkı vesayet altına alan tek-parti rejimi kuruldu ve sisteme yapılan -doğrudan ya da dolaylı- müdahalelerle tek parti sistemi kurumsallaştırıldı. Dolayısıyla vesayet, sadece tek-parti dönemi ile sınırlı kalmadı, kalıcı bir rejim tipine dönüştü.

Vesayet rejiminin iki önemli özelliğinden bahsedilebilir: Birincisi, taşıyıcısının askerî bürokrasi olmasıdır. Elbette, vesayetin devamı konusunda askerî bürokrasi ile sivil bürokrasi arasında bir ittifak vardır ama belirleyici olan bürokrasinin askerî kanadıdır. İkincisi, askerî vesayet Cumhuriyet’in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hâkim olan esas nitelik olmakla birlikte bu vesayetin kurumsallaşmasında 27 Mayıs’ın belirleyiciliğidir.

27 Mayıs’ı savunanlar bu darbeyi diğerlerinden ayrı tutarlar; memlekete birtakım haklar ve özgürlükler getirdiğini belirttikleri bu darbenin ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde olumlu bir etkide bulunduğunu ifade ederler. Ancak gerçekte 27 Mayıs demokratik rutine müdahale eden, askerin her rahatsız olduğunda darbe yapması geleneğini başlatan ve vesayeti kurumsallaştıran bir darbedir. Ahmet İnsel, vesayetin kurumsallaşma düzeyi bakımında 27 Mayıs’ın öneminin altını çizer ve 1960 darbesinin öncesi ile sonrası arasında bir ayrım yapmak gerektiğini söyler:

“Bu vesayetin Ulu Önder’in ve Milli Şef’in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askerî darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askerî diktatörlük dönemleridir.”

27 Mayıs’ın kurduğu düzende Cumhuriyet’in kurucusu ve değerlerinin taşıyıcısı olma iddiasındaki ordunun sistemin içinde özerk ve imtiyazlı konumu güçlendirildi. Bu sistemin devamı ise iki yolla sağlandı:

Birincisi, 1961 Anayasası, Silahlı Kuvvetler’e temsili demokrasinin esaslarıyla bağdaşmayan bazı önemli ayrıcalıklar sundu. Bunun sonucu, kurum olarak ordunun seçilmiş organlarının izleyecekleri politikalar üzerinde –sivil yönetime geçişten sonra da– etkili hale getirilmesiydi. Bilhassa MGK’nın bir anayasal kurum haline getirilmesi ve askerî yargı sistemiyle ordu üzerindeki adli denetimin sınırlandırılması önemlidir. MGK sayesinde ordu, egemen pozisyona yerleşiyor ve toplumsal ve siyasal alana müdahale edebiliyordu. Adli yargı ise bu tür müdahalelerin mümkün mertebe yargı denetiminin dışında tutulmasını ve ordunun iktidarını sürdürmesini sağlıyordu.

VESAYET KAYNAĞI OLARAK KÜRT MESELESİ

İkincisi, rızanın üretilmesi ve varlığıdır. Bir rejimin sadece zora dayanması düşünülemez; rejimler salt zora dayanarak varlığını sürdüremez. Her rejimin faaliyetlerinin üzerinde hüküm sürdüğü insanlar tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım gerekçelere ve mekanizmalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları bulunur.

Rıza, bazen korkular yaratarak, yaratılan korkuları tetikleyerek ve abartılarak üretilir. Topluma bazı “öcüler” gösterilir ve ondan bu öcülere karşı kurtarıcılarına ve koruyucularına itaat etmesi beklenir. Kürt meselesi, korku için başvurulan alanların başında gelir. Kürtler ve onların talepleri bir tehdit gibi yansıtılır, onlara karşı toplumun geri kalanına tetikte olması salık verilir. Kürt meselesi öteden beri bir şiddet boyutunu içerir, bu da Türkiye siyasetini iki şekilde etkiler:

Bir taraftan, siyasetin milliyetçiliğe kilitlenmesine neden olur. Şiddet; ölümleri, kayıpları, kaçırılmaları beraberinde getirir. Şiddet, sürekli olarak tansiyonu yükseltir, kaotik bir ortam yaratır ve karşılıklı milliyetçilikleri bileyler. Bu ise, demokratik ortamın oluşturulmasını, sorunların müzakere edilerek çözülmesini güçleştirir.

Diğer taraftan, silahlı bürokratların politik alana daha fazla nüfuz etmelerini sağlar. Ordu; “Çatışan, savaşan benim” der ve siyasal iktidarların politikalarına müdahale etme hakkını da kendinde bulur. Öyle ki orduya göre, Kürt meselesinde atılacak adımların önce kendileri tarafından münasip görülmesi ve “olur” verilmesi gerekir. Ordu bu ağırlığını yasama, yürütme ve yargı üzerinde elinden geldiğince etkin bir şekilde kullanmaya çalışır.

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki “vesayet bitti” de denilemez. Gerçek manada sistemin vesayetten arındırılması ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik sistemin oluşturulması, vesayete kaynaklık eden iki nedenin tasfiye edilmesini gerektirir. Bir başka ifadeyle vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.

 

Zaman, 02.06.2012