24 Haziran seçimlerinin kazananları, kaybedenleri ve çıkarılacak dersler | Hür Fikirler

.: Adnan Küçük

24 Haziran seçimlerinin kazananları, kaybedenleri ve çıkarılacak dersler

Türkiye’de 24 Haziran’da hem Cumhurbaşkanının hem de TBMM üyelerinin belirlenmesi amacıyla hayatî önemi haiz bir seçim yapıldı. Bu seçimde daha önceleri hiç yaşanmayan bazı yeni uygulamalar da oldu. Ülkemizde ilk defa resmî olarak seçim ittifakları yapıldı. TBMM seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk kez birlikte yapıldı. Bu seçimlerle ülkemizde “Cumhurbaşkanlığı sistemi” şeklinde de ifade edilen “başkanlık sistemi”ne fiilen ve hukuken geçilmiş oldu. Artık başbakanlık ve kolejyal yapılı bakanlar kurulu kavramları tarihin sayfalarında yerini aldılar.

Seçimler iki ittifak ekseninde gerçekleşti; bir tarafta Cumhur İttifakı, diğer tarafta Millet İttifakı. HDP, her ne kadar resmî olarak Millet İttifakı içinde yer almadı ise de, fiilen benimsenen seçim politikaları, bu partiyi Millet İttifakının fiilî ortağı gibi haline getirdi. Hatta gerek Cumhurbaşkanı adaylarına verilen oylarda, gerekse TBMM üyelerinin belirlenmesine ilişkin seçimlerde, HDP ile Millet İttifakı arasında dayanışma, birisinden diğerine barajı aşmayı sağlayacak oy kaymaları sağlanırken, bazı seçim çevrelerinde de HDP’lilerin CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye oy verdikleri görülmüştür. Seçim öncesi karşılıklı söylemler de, bu fiili ittifakı doğrulayıcı yönde olmuştur.

Bu seçimler, hem iç hem de dış dinamiklerin maksimum düzeyde etkin olmaya çalıştığı bir zeminde gerçekleşti. AK Parti’den haz almayan bütün ülkeler, Ak Parti’nin de içinde yer aldığı Cumhur İttifakı’nın kazanmaması için ellerinden geleni arkalarına koymadılar. Bu, döviz kurları üzerinde oynanan manipülasyonlarla tavan yaptı. Her ne kadar bu politikalar, vatandaşların kesesine dokundu ise de, özellikle geniş toplumsal kesimler, bu tür manipülasyonların, Türkiye’ye karşı yürütülen düşmanca uygulamalar olduğuna inandıkları ölçüde, bunların seçimler üzerindeki etkinliği minimize olmuştur. Cumhur İttifakı’nın kazandığı bu başarı, sadece fiilî HDP ortaklı Millet İttifakına karşı değil, Cumhur İttifakına karşı olan haricî ve dâhili bütün odakların ittifakına karşı olmuştur.

Bu seçimlerde, hem popüler kamuoyu araştırma şirketlerinin birçoğunu, hem de kendilerini siyaseti iyi okuyanlar olarak gören belli etkili siyasî çevreleri ters köşeye yatıran üç sonuç öne çıkmaktadır. Birincisi, MHP’nin aldığı oylardır. Bu çevrelerin hemen hemen hepsi MHP’nin %4-6 bandında oy alacağını öngörüyorlardı; en azından beklentileri ve istedikleri sonuç bu yönde idi. Bu seçimler, bu yöndeki öngörüleri ters yüz etti.

İkincisi, İyi Parti’nin %10’un altında oy almasıdır. Özellikle ilk ortaya çıktığı dönemdeki izlenimlerden hareketle bu partinin baraj sorununun olmadığına, en az %13-16 veya daha yüksek rakamlarda oy alacağına inanan bazı kesimler vardı. Bu öngörüler de tutmadı. Öyle zannediyorum ki seçimler birkaç hafta sonra yapılsaydı bu partinin oyları biraz daha aşağılara inebilirdi. Çünkü bir yandan fiilî olarak oluşan FETÖ+HDP+Millet İttifakı görünümü, diğer yandan Meral Akşener’in gelecek vadeden ufuk ve vizyondan uzak politik söylemleri, bu partinin balonunun inmesine sebep olmuştur. İsmi bende mahfuz olan bir “dinî cemaat”in (bilenler îmâdan da kimleri kastettiğimi anlar zannediyorum) canhıraş desteği olmasa idi, bu partinin alacağı oy oranı muhtemelen biraz daha aşağılara inebilirdi. Ayrıca, FETÖ’cülerin duruma göre, bazı illerde CHP’ye, bazı illerde HDP’ye, bazı illerde de İyi Parti’ye oy vermeleri de, bu partinin eksileri arasında yer almıştır. FETÖ’cüler hiçbir zaman kendilerine menfaat sağlamayan hiçbir partiye oy vermezler. Bu oy verme, bu parti ile FETÖ ihanet şebekesi arasında bir etkileşimin olduğu izlenimini vermiştir.

Üçüncüsü CHP’nin son yıllarda yapılan seçimlerde ilk kez %24-26 bandının altında oy almasıdır. Genellikle bu partinin takriben %24-26 bandında kemikleşmiş bir oy oranına sahip olduğu yönünde yaygın bir kanaat ve algı mevcuttu. Bu kanaat de yıkılmış oldu.

Bu seçimlerin bir diğer ilginç sonucu da, CHP’nin TBMM üyeliği seçimlerinde aldığı oy ile CHP’nin Cumhurbaşkanı adayının aldığı oylar arasında takriben %8’lik oy farkının olmasıdır. Bu sonucun, mutlaka CHP içerisinde bir sonucu olacaktır. Bu, CHP’ne oy veren ve verebilecek olan kesimlerin Kemal Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu CHP’ni başarılı görmedikleri sonucunu ortaya koymaktadır. Nitekim CHP içinde Muharrem İnce’yi destekleyenlerin Genel Başkan’ın belirlenmesi maksadına yönelik Olağanüstü Kongre’nin yapılmasını öngören imzalarda yeterli çoğunluğun sağlandığı görülüyor.

CHP’nde mevcut Genel Başkan’ın göreve gelmesi de, görevini sürdürmesi de, hep FETÖ ile ilişkili şaibeler eşliğinde olmuştur. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuza ve FETÖ’cü yapılanmaya yönelik söylemlerinin bu yapıyı koruyucu yönde olması, bu kişinin, FETÖ’yü de yöneten haricî güçlerin izni, hatta projesi olarak CHP’nin başına getirildiği yönünde derin izler, izlenimler ve algılar mevcuttur. Burada, yapılması planlanan Kongre’de kimin Genel Başkan olacağı konusunda haricî müdahalelerin etkili olup olmayacağı ya da Muharrem İnce’nin de bu projenin bir parçası olup olmayacağı gelecekte yaşananlarla anlaşılacaktır. Burada şu söylenebilir. “FETÖ’yü de yöneten haricî güçlerin Kılıçdaroğlu ile CHP’ne yükledikleri misyonla Muharrem İnce uyumlu olacak mı, yoksa olmayacak mı; şayet uyumlu olmazsa haricî müdahaleler Sayın İnce’nin seçilmesini engelleyebilir mi, engelleyemez mi?” Bu soruların şimdiden cevabını verebilmek mümkün değildir. Belki gelecekte de bilinebilir mi o da meçhuldür. Muharrem İnce’nin parti içinde estirdiği rüzgâr sebebiyle, Kılıçdaroğlu’nun yakın geçmişte FETÖ’yü koruyucu yöndeki söylemleri ve politikaları, bu yeni pozisyonun ortaya çıkmasını engellemede yeterli olmayabilir. İnce’nin, haricî projelerle uyumlu olarak FETÖ ile olumlu ilişkiler içerisinde olması, muhtemelen Kurultayda, haricî güçlerin de desteğini alarak işini kolaylaştırabilir. Fakat, CHP içerisinde meydana gelen yeni hava sebebiyle, İnce, bu yapı ile uyuşma olmaksızın da başarılı olabilir. Bütün bunlar yakın gelecekte belli olacaktır. Yeter ki, haricî müdahalelere rağmen CHP tabanına hâkim olabilsin.

Burada belirleyici unsurlara, CHP-HDP ilişkilerini de ilave etmek gerekir. Muharrem İnce’nin, HDP ile olan ilişkilerini küresel güçlerin önerdiği mecrada geliştirdiği ölçüde, CHP içerisinde öne çıkma şansı biraz daha artar; en azından bu güçlerin desteğini almak, ona bir kat daha güç katacaktır. Bütün bu söylenenlerin gelecekte başarı şansı var mıdır? Bu sorunun cevabı, bu partiye oy verenlerin, bu haricî ve dâhili ittifakların Türkiye’ye verdiği zararları görmelerine bağlıdır; bu gerçekleştiği ölçüde, bu yöndeki projelerin başarısızlığa mahkûm olacağı söylenebilir. Türkiye’nin demokratik geleceğinin teminatı, ana muhalefet partisi konumunda olan bir partinin siyasî etkinliğini iç dinamiklerle sağladığı bir zeminin ortaya çıkmasına bağlıdır.

Gelelim Cumhur İttifakı ile bu ittifak içerinde yer alan AK Parti’nin başarısına. Bir kere Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmesi Cumhur İttifakı’nın en önemli başarısıdır. Bunda, Tayyip Bey’in üst düzeyde başarısı kadar, MHP’nin desteğini de göz ardı etmemek gerekir. Bazı çevrelerde “her ne kadar MHP tabanı TBMM üyeliği seçimlerinde kendi partilerine oy verseler de, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bazı MHP’liler ya Meral Akşener’e ya da Muharrem İnce’ye oy verirler” şeklinde saplantı düzeyinde bir öngörü mevcuttu; bu seçimlerde bu öngörü gerçekleşmemiştir.

Cumhur İttifakı içinde, bazı çevreler tarafından oluşturulmak istenen bütün olumsuz havalara ve algılara rağmen %10’un üzerinde bir oy alması, MHP’nin büyük bir zaferi olarak değerlendirilebilir. AK Parti’nin ise TBMM seçimlerinde ciddi manada kan kaybettiği söylenebilir. Cumhur İttifakı’nın kazandığı zafer içerisinde bu olgunun göz ardı edilmemesi icap eder. Her ne kadar, %42’lik bir sonuç azımsanabilecek bir oran değil ise de, 1 Kasım seçimleri ile kıyaslandığında ciddi bir kan kaybı söz konusudur. Bir nevi 7 Haziran 2015 benzeri bir sonuç ortaya çıkmıştır. Bu durumun sebeplerinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Nitekim Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 24 Haziran gecesi yapmış olduğu meşhur Balkon Konuşmasında, “bu sonucun kendilerine bir mesaj verdiğini, bu mesajı aldıklarını” ifade etti. Bazıları bu mesajın, AK Parti’nin aldığı oy ile Tayyip Bey’in aldığı oy farkında gizli olduğunu söylediler. Kanaatimce alınan bu mesaj doğru değildir. Çünkü bu, Cumhur İttifakı’nın olağan sonucudur. Olması gereken bir sonuçtur. Aksi halde Cumhur İttifakının varlığından ve anlamlılığından söz edilemez. Bu sebeple bu sonuçlardan alınacak derslerin çok daha farklı olduğu kanaatindeyim.

Bir akademisyen olarak ülkenin muhtelif yerlerinde gözlemlediğim verilere göre, AK Parti’deki bu kan kaybının en büyük müsebbiplerinin yerel siyasetçiler olduğu söylenebilir. Burada sözünü ettiğim yerel siyasetçiler, sadece yerel yönetimlerde görev yapan partili yöneticiler değildir; bunların yanında yerel parti teşkilatları, yerelde yaşanan parti içi çatışmalar, milletvekillerinin bölgelerinde yeterince müessir olamamaları, hatta bazı kereler çatışmaların odağında yer almaları, bazı manipülatif yönlendirmeler neticesinde özellikle yerel yönetimlerde görev yapmak üzere gösterilen adayların, geniş parti tabanında kabul görmeyen kişiler olmaları, yerel parti teşkilatında görev yapan yöneticilerin de benzer profilde olmaları, bu başarısızlıklarda bir şekilde etkili olmuştur.

Bir diğer etkileyici unsur da, gerek yerel yönetim birimlerinde, gerekse yerel parti teşkilatlarında görev yapanlara yönelik, haksız menfaat sağladıkları yönünde oluşturulan algılardır. İhalelerde, belediyelerin harcamalarında, özellikle inşaat şirketleri ile belediyeler arasındaki ilişkilerde yaşandığı söylenen usulsüzlüklerin, haksız kazanç iddialarının, AK Parti’nin başarısı üzerinde olumsuz etkiler meydana getirdiği söylenebilir. Elbette ki hiçbir belge ve delile dayanmaksızın bu yöndeki iddiaların mutlaka mevcut olduğunu söylemek, hem vicdanla, hem de hukuk devleti ve adalet ilkesi ile bağdaşmaz. Burada sözünü ettiğim husus, toplumun etkili belli çevrelerinde bu yönde bir algının mevcut olmasıdır. Belki de gerçekte bu algıları doğrulayıcı uygulamalar ya yoktur, ya da abartılıdır. Bu algıları izale edici politika ve uygulamalar geliştirilmediği, toplumun en azından AK Parti’ye oy vermeye meyilli olan bazı kesimleri bu konuda ikna edilmedikleri takdirde, diğer etkenlere de bağlı olarak, AK Parti’de kan kaybı devam edebilir.

Benim burada söylediklerim, bir akademisyen olarak, toplumla olan ilişkiler bağlamında ulaştığım kendi müşahadelerimdir. AK Parti’nin gelecekte 2023’ün de ötesinde 2050, 2071 yıllarına yönelik uzun vadeli programlarını başarılı bir şekilde hayata geçirebilmesi, her şeyden önce güçlü bir toplumsal tabana sahip olmasına ve bu tabanın süreklilik arz eden desteğinin sağlamasına bağlı bulunmaktadır. Bunun sağlanması, kan kaybına sebep olan belirleyici toplumsal etkenlerin sağlıklı ve akademik zeminde yapılacak araştırmalarla tespit edilmesine ve burada tespit edilecek sorunları giderici politikaların geliştirilmesine bağlı bulunmaktadır. Nitekim, 24 Haziran seçimleri öncesinde kamuoyuna yansıyan, Ak Parti’ye yönelik kırılmalardan, kırgınlıklardan söz edilmiştir. Bu seçimlerde, AK Parti tabanında yer alan bazı seçmenlerin, yerel etkenlere bağlı olarak ortaya çıkan bu kırgınlıkları göz ardı ederek, hem ülkenin bekası, hem de başkanlık sisteminin kurulması için AK Parti’ye ya da Cumhur İttifakı’na oy vermeleri gerektiği dile getirilmiştir. Bu yönde yapılan öneriler, belki AK Parti tabanındaki bu kırgınların bir kısmının bu seçimlerde AK Parti’ye oy vermelerini sağlamış ise de, bu sürdürülebilir bir durum değildir.

Bu vesileyle, Türkiye’de gerek 24 Haziran seçimleri ile birlikte geçilen Başkanlık sisteminin istikrarlı bir şekilde başarılı olması, gerek Türk demokrasisinin pekişerek istikrar kazanması, gerekse AK Parti’nin daha uzun süreli başarılara imza atması, bir yandan CHP’nin de içinde bulunduğu etkili siyasî partilerin millileşmelerine; harici politikaların iç politikada hayata geçirilmesinin aracı kurumları oldukları yönünde toplumda mevcut olan fiilî algıların yıkılmasını sağlayıcı yönde politika ve söylemlerin geliştirilmesine, toplumun bu konuda ikna olmasına, hem de AK Parti’nin yukarıda sözünü ettiğim algılardan kurtulmayı sağlayacak politikaları geliştirmesine ve toplumun geniş ve etkili kesimlerinin bu konuda ikna edilmelerine bağlı bulunmaktadır. Özellikle AK Parti özelinde yapılacak siyasî gelişmeler, ayrıca bu partinin, bir lider ve şahıs eksenli bir parti olmaktan çıkarılarak, liderin önderliğinde kurumsal yapılı bir partiye dönüşmesini de sağlayacaktır. AK Parti’nin uzun vadede başarılı olması ve toplumsal tabanının süreklilik arz etmesi buna bağlıdır. Bu şekilde, “AK Parti demek Tayyip Erdoğan demektir, Tayyip Erdoğan bu partiden çıktığı an AK Parti diye bir parti kalmaz, geçmişteki Anavatan Partisi ve Adalet Partisi’nin akıbetine benzer bir akıbetin yaşanması mukadderdir” şeklindeki algı ve öngörü ortadan kalkacaktır.

Unutmayalım ki Türk demokrasisinin en sorunlu alanlarından birisi de, partilerin kapatılmaları, darbeler vb. sebeplerle, kökleşmiş kültüre sahip siyasî partilerin mevcut olmamasıdır. Bu handikapın mutlaka aşılması gerekiyor. Çünkü, Tayyip Bey de bir beşerdir, dahası yeni sisteme göre Tayyip Bey’in en fazla iki dönem Cumhurbaşkanı seçilebilmesi mümkündür. AK Parti’nin lider ekseninden kurumsal ve istikrarlı tabana dayalı bir partiye dönüşememesi halinde, şayet 2023’de de seçilmesi halinde, 2028’den sonra bu partinin ciddi kan kaybı yaşanabilir. Şimdilerde, bu Partiyi tabanda kalıcı hale getirecek önlemlerin her halükârda alınması gerekir. Aslında bir parti için belki de en zor olan budur. Ama, bu yapılmadığı takdirde, AK Parti’nin kalıcılığı zayıflayacaktır.