.: Ünsal Çetin

2017’nin ilk yarısı; Türkiye ekonomisi neden büyümesin ki?

Bugünkü Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranının %6–7 yaklaşığı olduğunu düşünüyorum. Gayrisafi Yurtiçi Hasılamız yılın ilk çeyreğinde % 5,2’lik bir artış kaydetmişti. İkinci çeyrekte ise %5,1’le potansiyel büyüme oranından sadece bir adım daha yavaş ilerledik. 2017’nin bütünü için %6’yı aşan büyüme tahminlerini paylaşıyorum. Şayet 15 Temmuz geri vitesi olmasaydı, kuvvetle muhtemel bu yılın başlangıcında %6 yaklaşığına ulaşmış olacaktık. Türkiye’nin iktisadî bünyesinde makroekonomik bir krize kaynaklık edecek kadar ağır bir sorun yoktur. Büyüme oranı ve diğer makroeokomik göstergeler bize bunu anlatmaktadır. İsteyen istediği kadar içerlesin.

İhracatımız ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre %10,5 yükseldi, ithalatımız ise %2,3’le çok sınırlı bir artış eğiliminde kaldı. Yılın ilk çeyreğinde de bu seviyelere çok yakın ihracat ve ithalat artışları kaydetmiştik. Yılbaşından bu yana hisse senedi piyasasında 3,1 milyar dolar net yabancı alımı gerçekleşti. Tahvil–bono piyasasına net yabancı girişi ise 7,3 milyar dolar oldu. İlaveten, turizm sektörümüz de dikkate değer bir iyileşme gösteriyor. Bu eğilimlerin sonucunda, doların ateşi neden düşmesin ki? TL’nin dolara karşı yıl içinde yaklaşık %8 değer kazanmış olması şaşırtıcı değil. Bu iyileştirici eğilimi her şeyden önce, geçen yılın son aylarında kimilerinin ‘kriz’ diye adlandırdığı, kur sinyallerindeki değişim sağladı. Serbest kur mekanizması fiyat sistemimizin en iyi işleyen parçalarından birisi. Bu nedenle de, yüzleri güldüren büyüme oranımızı mümkün kılan, destekleyici bir rol oynuyor. Söz konusu döviz kurları olduğunda da bize gerçeği söyleyen fiyat göstergelerine bakmak en iyisidir. Çünkü serbest hareket eden fiyat sisteminden daha iyi bir piyasaları koordinasyon yöntemi yok. Keşke bu gerçeğin değeri faiz oranlarının yol göstericiliğinde de yeterince bilinseydi.

Devlet yılın ilk yarısında 25,2 milyar TL bütçe açığı verdi. Geçen yılın aynı döneminde ise 1,1 milyar TL bütçe fazlası söz konusuydu. Bu bütçe açığı Hazinemizin daha çok borçlanmasını gerektirdi ve 2016’nın ilk yarısında %87,4 olan iç borç çevirme oranı 2017 ilk yarısında %114,1’e yükseldi. Daha basit ifade edersek, Hazine yaptığı iç borç ödemesinden %14,1 daha fazla bir miktarda yeni borç para aldı. Kısacası, iç borç stoğumuzda bu bütçe açığı nedeniyle yükseliş yaşandı. Bütçe açığının sebebi ise ekonomik canlılık ve istihdam seferberliği için uygulamaya konulan geçici vergi indirimleri ve sübvansiyonlar.

Bazı yorumcular büyüme oranı ve istihdam seviyesindeki iyileşmelerin bu politika sayesinde olduğunu dile getirmekte fakat ben bu görüşe katılmıyorum. Kamu kesiminin sahip olduğu mali disiplin, iddiaya göre, devlete vergi indirimleri ile ekonomiyi/istihdamı teşvik etme imkânı veriyor. ‘Mali hareket alanı’ veya ‘mali hava yastığı’ olarak adlandırılan bu imkân sayesinde, olumlu ekonomik sonuçlar alınıyor. Ben ise ‘kamu kesimi–özel kesim’ bütününe bakınca özel kesimden aldığını özel kesime iade eden bir devlet görüyorum. Ekonomiyi/istihdamı teşvik etmek için vergileri/primleri indiren devlet oluşan bütçe açığını kapatmak için ‘özel kesimden’ borçlanıyor. Bu tür maliyet indirimlerinin ekonomiyi teşvik edebilmesi için geçici değil kalıcı olması gerekir. Ve bu kalıcılık da ancak devletin küçültülmesiyle mümkündür.

Dahası, bu ‘hava yastığı’ politikasının maliyetine daha yüksek faiz yükü de dâhildir. Yılbaşında 496,8 milyar TL olan iç borç stoğumuz Temmuz sonunda 550,4 milyar TL’ye tırmandı. Ödünç verilebilir fonlara yönelik daha yüksek devlet talebi faiz oranlarının azalma eğilimine set çeken önemli bir faktördür.

Geçici vergi teşvikleri/istihdam sübvansiyonları yapılmasaydı devlet de bu kadar büyük bir kaynağı ödünç verilebilir fonlar piyasasından çekmeyecekti. Ve biz aynı büyüme/istihdam eğilimlerine sahip olabilecektik. ‘Mali hava yastığının’ harekete geçirdiği bir kaynak yok, çünkü o kaynaklar başka bir yerden değil, özel sektörden gelmektedir. Bu tip politikalar için daha doğru bir adlandırma ‘Keynesyen yüzey dalgaları’ olabilir. Bu politikaların –dar anlamda– maliyetsiz olduğu düşünülebilse bile, yapabileceği en iyi şey gelecekteki talebi bugüne çekmek olur. Ve bu da aslında gelecekteki talep yetersizliği şeklindeki bir başka maliyete sahiptir.

Önce başarısız yönetim nedeniyle istihdam üzerindeki vergi/prim yükünü ağırlaştıran ve istihdamı caydıran devletin daha sonra bu yükü hafifleştirecek adımlarla istihdamı teşvik etmesi tuhaf bir durumdur. Konu istihdam olduğunda, devletten doğru beklenti ‘iş yaratması’ gibi bir imkânsızlık değil, işsizliğe sebep olmaması gibi gerçekleştirilebilir bir hedef olmalıdır. Türkiye’nin %10 üzerindeki yapısal işsizlik oranını %5–6 gibi seviyelere indirebilmesi, ‘ekonomik özgürlük’ ve ‘iş kurma kolaylığı’ endekslerinde ön sıralara doğru hareket etmesini gerektirmektedir. Emek değerindeki ve gelirindeki artış uzun vadede emeğe talebi yükseltecek kalıcı, kurallara dayalı makroekonomik politikalara bağlıdır, Keynesyen yüzey dalgalarına değil.

Bütçe rakamlarındaki bozulma henüz sadece bir yıla ait bir eğilim. Bu nedenle, devlet borcu/milli gelir oranlarında dikkate değer, tehlikeli bir gidişat söz konusu değil. Hükümet de bütçedeki bu bozulmanın devam etmesine izin vermeyecek görünüyor. Böyle bir tercih bence iyi bir haberdir.

Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinde özel sektörün Hayekyen derin dalgaları ve fiyat sisteminin koordine edici kapasitesi asıl işi üstlenmektedir. Önümüzdeki dönemin ‘ekonomi yoğun’ hükümet gündeminin bu derin dalgaların işini bozacak kararlardan uzak durması diğer bir doğru olacaktır.

Ayrıca bakınız...

Kemalizmlerin Çatışması

Kemalizmlerin Çatışması

2017 yılının 29 Ekim-10 Kasım sürecinde, Kemalizm bağlamında, siyasî tarihimize geçecek nitelikte gelişmelere şahit olduk. ...