.: Atilla Yayla

200’üncü doğum yıldönümünde Marx’ı anmak!

Bugün ünlü düşünür ve aksiyon adamı Karl Marx’ın 200. doğum yıldönümü. Marx 5 Mayıs 1818’de Almanya’da dünyaya geldi, 14 Mart 1883’te İngiltere’de öldü. Çok okudu,  çok ve çok iddialı yazdı.  Kendisinin neredeyse sosyal bilimlerin tanrısı olduğu inancındaydı. Tarihin belki de en iddialı kehanetlerini ileri sürdü ama hemen hemen hepsinde yanıldı.

Geçenlerde dünyanın birçok yerinde Marx’ın temel eseri olduğu söylenen ama bana göre toplumların iktisadî hayatını, insanın beka ve refah mücadelesini anlamakta  en başarısız kitabı olan Kapital’in 150. yayın yıldönümüyle ilgili yazılar yayınlandı, toplantılar yapıldı. Marx şimdi 200. doğum yıldönümüyle gündemde. Marx’ın doğum yıldönümüyle ilgili anma ve kutlamalar günler öncesinden başladı. Şüphe yok ki Marx ve eserleri, fikirleri, Marksist düşüncenin sonuçları hakkındaki yazılar, konuşmalar ve tartışmalar önümüzdeki günlerde de yoğunluğunu koruyacak.

Bu meselede ilginç bir şey oldu; Marx’ın doğum yıldönümünü kutlayanlar kervanına AB de katıldı. Planlara göre Avrupa Komisyonu başkanı Jean-Cladue  Juncker Marx’ın 200. doğum yıldönümü kutlamalarına yardım edecek. Marx’ın doğduğu Almanya’daki Trier şehrine gidecek ve orada Marx’ın doğum yıldönümünü münasebetiyle düzenlenecek serginin açılışında bir konuşma yapacak.

Juncker’in bu planı AB çevrelerinde tepkilere de neden oldu. Geçenlerde okuduğum bir yazıdan öğrendiğime göre bazı AB politikacıları Marx’ın milyonlarca insanın ölümüne yol açan despotik rejimlerin ideoloğu olduğunu unuttuğunu söyleyerek Juncker’i kınadı. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte komünist Polonya’dan İngiltere’ye kaçmış olan İngiliz Milletvekili  Daniel Kawczynski şöyle dedi: “Sanırım üzüntüyle hatırlamak zorundayız ki Marksizm esas itibariyle gücü ve bireylerin elindeki araçları halktan alıp devlete vermekle alâkalıydı. Marksizm küçük fanatik çetelerin halkı bastırmasına müsaade ederek dünyanın her yerinde milyonlarca insanın öldürülmesine yol açtı; bundan dersler çıkarmalı ve bu dersleri çocuklarımızla paylaşmalıyız.”

Türkiye’de ise sadece bir düşünür olarak Marx’a değil 20. Yüzyılın en vahşi despotizmlerini yaratan Marksizme de selam çakanlar, saygı ve sevgi ifade edenler oldu. Bunlardan biri bir gazetedeki yazısında şöyle dedi: “Büyük düşünür, sosyalizmin büyük teorisyeni, işçi sınıfının büyük evladı, 14 Mart 1883’te Londra’da öldü. Marx’ın ölümü için, mezarı başındaki törende yakın dostu Engels şunları söylemiştir: ‘14 Mart günü öğleden sonra saat üçe çeyrek kala yaşayan en büyük düşünür artık düşünemez oldu…’ Düşünceleri ışığımızdır. Marx’a saygıyla, sevgiyle.”

Marx’ın anılacağı, anılması gerektiği kesin. Onun gibi bir isim unutulamaz. Ama nasıl anılmalı? Hayırla mı yoksa lânetle mi? İnsanlığa hizmet eden biri olarak mı insanlığı felakete götüren bir yolun taşlarını döşeyen biri olarak mı?

Karl Marx’ın düşünceleri -başka bir deyişle Marksist ideoloji-  20. Yüzyıl’daki, sosyalistlerin ‘reel sosyalist’ demeyi sevdiği komünist ülkelerin resmî ideolojisi oldu. Bu rejimler tepeden aşağı, kaba zora dayanarak tüm toplumsal hayatı Marksist ideolojinin ilkelerine ve hedeflerine göre şekillendirmek istedi. Sonuç her yerde ve şaşmaz biçimde tam bir felaketti.

Marksist fikirler tarihin gördüğü en baskıcı ve en kanlı siyasî rejimleri yarattı. Bu rejimlerin egemen olduğu coğrafyalarda Marksist idealler ve safsatalar uğruna on milyonlarca insan katledildi. Marksist ülkelerde bütün insan hakları yok edildi. İfade, din, basın, seyahat, yerleşme özgürlüğü tanınmadı. İnsanların malları mülkleri gasp edildi. Meslek ve çalışılacak yeri seçme, iş kurma, ticaret yapma özgürlükleri ortadan kaldırıldı. Tek patron devlet oldu. Çalışanlara sendika kurma hakkı verilmedi. Farklı fikirde olanlar işsiz bırakılarak ölüme mahkûm edildi. İdeolojik muhalifler ya öldürüldü ya sürgüne gönderildi. Sovyet rejimi son yıllarında sosyalizme muhalif olanların akıl sağlığının yerinde olamayacağı gerekçesiyle muhalifleri psikiyatri kliniklerine kapattı.

Diğer komünist ülkelerde olan bitenler de aynıydı. Çin’de Mao akıl dışı projelerini hedefe ulaştırmak için çılgın taraftarlarını sıradan, zorluklar içinde kendi hayatını yaşayan Çinlileri kitleler hâlinde katletmeye teşvik etti. Milyonlarca Çinliyi bilinçli olarak yaratılan kıtlıklarla öldürdü. Kamboçya’da Pol Pot yabancı dil bilenleri, gözlük takanları hain olabilecekleri gerekçesiyle ödürttü. Halkı kitleler hâlinde oradan oraya sürerek ülke nüfusunun yarısının hayatına mal olan meşhur ‘ölüm tarlaları’nı yarattı. Che adlı kâtil birçok defa sırf keyif için muhaliflerini veya kendi disiplinine uymayan sıradan insanları kurşuna dizdirtti veya bizzat kurşunladı.

Bunları hatırlatınca bazıları hemen “Marx’ın bunlarla alâkası yok, Marx bunlardan sorumlu tutulamaz” diyor. Külliyen yanlış. Marx sadece bir fikir adamı değildi, aynı zamanda bir eylemciydi. Fikirdaşlarına kumpas kurmaktan çekinmezdi. Siyasette şiddetin en büyük meşrulaştırıcısıydı. Şiddeti seviyor, gerekli buluyor, kutsuyor ve yaklaşan sosyalist-komünist cennetin doğum sancıları gibi görüyordu. 20. Yüzyılın despotik sosyalist rejimlerin kurucularının hepsinin ilham kaynağı, önderi, peygamberi Marx’tı. Bu yüzden, Marksizm adına işlenen her cinayette Marx’ın bir manevi sorumluğu vardır.

Marksizm radikal bir fikirler demeti. Bir savaş ve tahribat ideolojisi. En korkunç baskı ve tahakküm planlarının ilham ve meşruiyet kaynağı. Marksizme dayanan tüm projeler insanlığa tarifsiz ve sınırsız zararlar verdi. Temel insanî değerleri fütursuzca çiğnedi. Bu yüzden, kardeşleri Nazizm ve faşizm ne kadar saygıya layıksa Marksizm de o kadar saygıya layık. Nazizm ve faşizmin teorisyenleri ne kadar saygıyı hak ediyorsa Marksizmin teorisyeni de o kadar saygıyı hak ediyor.

http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-dergisi-sayi-88,709.php

Yeni Yüzyıl, 04.05.2018