.: Yorum Analiz

1915 için ortak dil: ‘Büyük felaket ve ortak acı’

Hulusi Köse, Araştırmacı / Kevork Kalloshyan, Araştırmacı
1915’te yaşanan o ‘Büyük Felaket’in (Meds Yeghern) üzerinden 100 yıl geçti. 100 yıl geçmiş olsa da acıların yüreklerde açtığı yaralar tazeliğini korumaktadır. Büyük travmalara yol açan bu yarayı sarıp iyileştirebilmek ancak Ermeniler ile Türkler, Kürtler ve bu coğrafyanın diğer halkları arasında kurulacak gerçek bir diyalogla mümkündür. Bunun için de gerekli olan en önemli adım güvenin yeniden inşası ve karşılıklı samimiyettir. Diğer taraftan tarihin bu karmaşık labirentlerinde kaybolmak, halkların hem kendi içlerindeki hem de uluslararası düzeydeki gidişatını etkilediği için iki tarafa da düşen acıları yarıştırma psikolojisinden sıyrılıp hakikate ve çözüme odaklanmak olmalıdır.
Son yıllarda barış sürecini destekleyen ve Ermeniler ile Türkler arasında güveni yeniden tesis eden önemli adımlar atılmaya başlandı. Geçen yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yayınlanan taziye mesajı, Ermeni gayrimülklerinin yavaş da olsa geri iade edilmesi, rahmetli Hrant Dink’in hissiyatlı söylemleri üzerinden gelişen yeni diyalog arayışları statik algılar üzerinde önyargıları da kıran önemli adımlardı. Fakat bugünlerde özellikle kavramlar üzerinden yürütülen tartışmalar ve 24 Nisan 2015’e yüklenen ‘kimliksel misyon’ bu önemli adımları gölgelemektedir. ‘Ortak iyilerin’ barış çabası ‘ortak kötülerin’ nefret ve intikam politikalarına kurban edilirken diğer taraftan barış sürecine katkı sağlamayan bu dil acıların inkar edilip mukayese edilmesine yol açıyor. Bu süreçte yapılan tartışmalarda belki de en çok düşülen hatalardan biri Ermeni-Türk ilişkilerinin sadece 1915 üzerinden okunma refleksinin yeniden bir zemin bulmasıdır. Oysa ki 1915’i anlamak için 1915 öncesini ve sonrasını da konuşmak gerekiyor. Yaklaşık bin dört yüz yıllık bir dönemde bu coğrafyada Hıristiyan Ermeniler ile Müslüman halklar arasında çok sıkı dostluklar kurulmuş, ortak değerler üzerinden ortak bir medeniyet inşa edilmiştir. Bu medeniyet hafızamız ortak geleceğimiz için bir rehber işlevi görecektir.
24 Nisan derbi olmamalı
2015’in 24 Nisanını bir derbi maçı gibi görüp keskin kılıçlar kuşanan taraftarlar yaratmak ve bu bağlamda tehcir süreciyle yaşanan büyük insani trajediyi ‘kavram savaşçılarının’ araçlarıyla tartışmak ne Ermenilere ne de Türklere barış getirir. Bu yaklaşım 1915’i aynı zamanda acıların ‘mukayese edilmesi’ seviyesine indirgediği gibi ortak vicdanları da ikinci plana iten politik bir tutumu anımsatıyor. Bu tarz tartışmalar ulusal hafızaları besleyen ve tarihsel gerçekliklerden uzaklaşmaya yol açan fasit adımlardan öteye de geçemiyor ne yazık ki.
Barış yolunda kullanılacak dil; ideolojik vesayetlerin zihinlere farklı anlatılarla yerleştirdiği genellemeci ve ötekileştirici “hain arkadan vuran, soykırımcı” gibi algıları terketmeye davet eden bir dil olmalıdır. Bu dil sadece Ermenilere yönelik değil, Türklere, Kürtlere, Müslümanlara, gayrimüslimlere ve bu ülkede yaşayan diğer halklara da bir çağrıyı ifade etmelidir. Bu dili inşa edebilmek için tek yönlü ve kimlik siyaseti üzerine kurgulanan ulusal bilincin dışına çıkıp adil ve toplumsal bir bilinç oluşturmak gerekiyor. İnkâr yerine yüzleşmeyi, husumet yerine ünsiyet oluşturmayı, acıları red ve mukayese etmeden ortak acıları paylaşmayı bu süreçte izlenmesi gereken önemli basamaklar olarak görmek gerekir.
Barış neyin kurbanı?
1915’te yaşanan büyük felaket “kimileri için soykırım, kimileri için katliam, kimileri için ise ‘karşılıklı kıyım” olarak adlandırılsa da hangi sebeple olursa olsun tehcir ne  insanîdir ne de vicdanî. Zira devlet kendi vatandaşından sorumludur. Bir taraftan devlet, diğer taraftan kendi vatandaşı olunca aynı ölçüyle olayları değerlendirmek adil olmaz. Her ne kadar Ermeni toplumun içerisinde bazıları barışı ve halklar arasındaki ilişkileri sabote eden eylemler yapmışlarsa da bunun karşılığı bütün bir toplumu, o toprakların yerlisi ve kadim halkını, nihayetinde Osmanlı vatandaşı olan Ermenileri evinden, yurdundan mahrum bırakıp zorla sürgüne göndermek, üstelik güvenliklerini sağlamayıp katliamlara, yağmalamalara karşı savunmasız bırakmak hiçbir şekilde meşru bir adım olarak değerlendirilemez. Bu bağlamda tehcir politikası bu topraklara dökülen bir zehirdir ve bu zehirin panzehiri ise 1915 ile maddi-manevi her yönüyle ‘hakkıyla’ yüzleşmektir.
Bu yüzleşme çerçevesinde uzun yıllardır süregelen tartışmalar siyah-beyaz bir yelpaze üzerinden devam ettiriliyor ve  burada kullanılan bazı kavramlar ne yazık ki bir ‘vesayet ideolojisi’ yaratıyor. Bu durum içerikten ziyade bir uslüp tartışmasına dönüşüp önyargılara da sebep oluyor. Bu anlamda 1915 ve Ermeni Meselesi ele alınırken kavramların -önyargılardan uzak olmak adına- titizlikle ve doğru kullanılması gerekir. Bu hassasiyetten dolayı ‘azınlık’ yerine ‘eşit vatandaşlık’ statüsünü, artık siyasi bir anlamdan öteye geçemeyen “soykırım” gibi bir kavram yerine “büyük felaket” kavramını kullanmak üsluptan ziyade içeriğin tartışılmasına katkı sağlayacaktır. Ayrıca ‘soykırım’ kavramını kullanmayı tercih etmemek 1915’te yaşanan büyük felaketin ve acı olayların boyutunu değiştirmiyor.
Aynı şekilde objektiflik ve gerçeklik kriteri soykırım kavramını kullanmakla doğru orantılı değildir. Ermeni halkı 1915’i tanımlamak için 1960’lara kadar “soykırım” kavramını kullanmamış, onun yerine ‘Medz Yeğern (Büyük Felaket)’, ‘Yeğern (Felaket)’, ‘Godoradz (Katliam)’ ve ‘Çart (Kıyım)’ gibi kavramları kullanmıştır. Şu an bile Ermenilerin bir kısmı soykırım kavramı yerine “Büyük Felaket” kavramını kullanmayı tercih ediyor. Soykırım kavramı dünya literatürüne geçmeden önce Ermeniler daha mı az acı hissediyorlardı ya da bu büyük trajedinin boyutu bu kavramı kullanmadan önce farklı mıydı? Ya da hukuksal tanımı 1948’ten sonra yapılan bu kavram dünya hukuk ve tarih literatürüne girmeseydi Ermenilerin acıları ya da 1915’te ellerinden alınan haklar değişecek miydi? Meclislerinde ‘soykırım’ kararına onay veren ancak Ermeniler’e ait maddi-manevi herhangi bir hakkın tesliminden bahsetmeyenler daha mı makbul?
Bu coğrafyanın ortak acısı
Bu açıdan artık kavramların fetişleştirilmediği, acıların mukayese edilip yaşanan sürecin bulandırılmadığı ve bunun bir sonucu olarak 1915’in tüm yönleriyle ve daha şeffaf bir şekilde ele alınabileceği ortak bir dile ihtiyacımız var. Bu dil, etnik ve dini kimlik farkı gözetmeksizin inkarı reddedip aksine yüzleşmeyi ilke edinen ve acıları paylaşan bir dil olmalıdır. Bu dil, sadece kendi acılarımızı değil o süreçte bu coğrafyada yaşanan diğer acıları da tarihi veriler ışığında anlamaya çalışan, komşusunun acısıyla da empati kurabilen bir dil olmalıdır. ‘Ortak Acı’ bizler için işte bu yenidili ifade ediyor, yeni bir diyalog kapısı aralıyor. Bu dil, içerisinde Ermeni’nin, Türk’ün, Rum’un, Kürd’ün, Arap’ın, Müslüman ve gayrimüslimin de acısının paylaşılmasını barındırıyor.
Bu dilin inşası barış sürecinin de inşasıdır aslında. Çünkü aslolan fetişleştirilen kavramlar ve tek taraflı kısırdöngü algılar değil ‘adil hafıza’ çerçevesinde tarihle yüzleşmektir. O dönemde yaşanan tüm büyük felaket ve acıların, doğru tarihi bir zeminde ‘olduğu gibi’ ele alınmasıdır. Yaşanan büyük felaketin bazı üçüncü devletlerin çıkarlarına kurban edilip politik araçlara dönüşmemesidir. Çünkü şunu da biliyoruz ki üçüncü gözlerin ve özellikle bu meselede sabıkası olan ülkelerin 1915 büyük felaketinin çözümünde katkıları olmayacaktır. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı Kürt meselesindeki tecrübe buna açık bir örnektir.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunlara çözüm aranırken üçüncü ülkelerin samimi desteklerini beklemekle beraber çözümün aslî noktalarının Ankara-Erivan düzleminde olması bu anlamda elzemdir. Bu konuyu biraz daha açalım. Üçüncü devletlerin sürekli kendi meclislerinde oyladıkları 1915 tasarılarına ve onların kullandıkları ifade ve kavramlara bağlı mı kalacağız yoksa barış sürecinin rotasını Ankara-Erivan hattı mı belirleyecek? Ermenistan ve Türkiye şu noktayı iyi bilmeli ki üçüncü ülkelerin kararları ve yaklaşımları kendi politik çıkarlarına göre değişecek. Bugün Türkiye’yi uluslararası platformlarda köşeye sıkıştırmak istediklerinde izledikleri bu yol ve attıkları politik adımlar yarın kendi menfaatleri doğrultusunda Ermenistan ve Ermeniler’e karşı da atılacak. Bu coğrafyada bizler; yani Ermeniler, Kürtler, Türkler, Rumlar, Müslümanlar, gayrimüslimler ve diğer halklar eğer eşitlik temelinde barış ve ortak bir gelecek inşa etmek istiyorsak Avrupa Parlamentosu’nun aldığı kararları, Papa’nın ya da ABD Başkanı’nın dudaklarından çıkan cümleleri değil kendi dudaklarımızdan çıkacak sözleri, kendi meclislerimizde alınacak kararları dikkatlice izlemeliyiz.
Cevap bekleyen soru 
2015 yılını kin, intikam ve düşmanlık söylemiyle ve ebedî düşmanlığa devam ederek mi yoksa o kirli felaketin kurbanlarının ruhlarını şad edip onurlu bir barışa vesile olacak insanî bir olgunlukla mı geçireceğiz?
Bu sorunun cevabı ne sadece tarihçilerde ne de politikacılardadır.Öğretmenlerden öğrencilere, sanatçılardan esnafa, çiftçiden işçiye varıncaya kadarbu acıyı yüreğinde yaşayan herkese bir sorumluluk düşmektedir.Ve inanıyoruz ki herkesin yapacağı ve yapması gereken şeyler vardır.Şunu da unutmayalım; 1915 Tehcir sürecinde hayatını kaybedenlerintorunları mağdurdur, mağduriyetleri giderilmelidir. Ancak Tehcirdensorumlu olanların torunları bu suça ortak değildir ama atmalarıgereken en önemli adım geçmişleriyle ‘hakkıyla’ yüzleşmeleridir.Şimdi asıl sorumluluk tarafların torunlarında.
Şuna inanıyoruz ki yüz yıl önce büyük birfelakete neden olup travmatik acılara yol açanların ve mağdurlarınıntorunları bu coğrafyada barışı ve kadim dostluğu yeniden inşa edeceklerdir.
Star Gazetesi, Açık Görüş, 18.04.2015

Ayrıca bakınız...

Referandumun meşruluğu gerekliliğini göstermiyor

Referandumun meşruluğu gerekliliğini göstermiyor – Mahmut Özdemirkol

Bu aralar Türkiyeli Barzani’ye yakın ya da Barzani’yi önemseyen gruplarda ilhamını yine Barzani ve politbürosunun ...