.: Vahap Coşkun

15 Temmuz sonrası Türkiye (3)

Türkiye’nin “Batı” diye mimlenen ABD ve AB ile ilişkilerinin geniş bir tarihî arkaplanı var. Gerek Cumhuriyet’in banilerinin ülkenin geleceğini Batı’da görmeleri, gerekse İkinci Dünya Savaşı’ndan ardından oluşan siyasi mecburiyetler, Türkiye ile Batı arasında sıkı bir ittifakın kurulmasını sağladı. Her ilişkide olduğu gibi bunda da bazı sıkıntılar yaşandı, halk tabanında hoşnutsuzluklar dile getirildi; Batı dışındaki dünyaya göz kırpıldığı anlar oldu. Lakin bir asra yaklaşan müttefiklik Türkiye ile Batı’yı ekonomik, siyasi, hukuki ve askeri açılardan birbirine çok kalın hatlarla bağladı ve Türkiye de daima Batı sisteminin içinde kaldı.

Bugünlerde bu ilişki düzeneği ciddi bir biçimde gözden geçiriliyor. Ülkenin karar vericileri, bir yandan 1945 sonrasında ortaya çıkan dünya düzeninde birlikte hareket ettikleri güçleri eleştirel bir bakışla masaya yatırırken, diğer yandan şimdiye kadar belli bir uzaklıkta durmayı tercih ettiği güçlerle giderek daha fazla yakınlaşıyor. Daha somut konuşmak gerekirse, Türkiye ABD ve AB ile daha mesafeli bir tutum içerisine giriyor, Rusya ve İran ile temaslarını ise sıklaştırıyor.

Dış politikadaki bu değişim toplumsal düzeyde de yansımasını bulduğundan, Batı karşıtlığı çok yüksek seviyelere tırmanıyor. 15 Temmuz’un prizmasından bakıldığında bu karşıtlığı tetikleyen ve büyüten üç neden olduğu söylenebilir.

“Darbeci Batı”

İlki, darbe girişiminde ve darbe sonrasında Türkiye’nin Batılı müttefiklerinden beklediği yaklaşımı görmemesidir. Darbe esnasında beklenti, Batılı devletlerin meşru hükümetin yana durduklarını deklere etmeleriydi. Ama bu olmadı; demokrasi noktasında herkese ders verme hakkını kendinde gören Batı, demokrasiyi boğma niyetindeki darbe teşebbüsü karşısında sessizliğe gömüldü. Darbe bastırıldıktan sonra dahi Batı’dan bir müddet ses çıkmadı, hükümete bir destek ziyareti yapılmadı. Zor zamanlardaki bu kayıtsızlık ve “bekle gör” siyaseti, hem hükümet hem toplum nezdinde Batı’nın sicilinin fena bozulmasına yol açtı.

İş işten geçtikten sonra Batılı liderlerden Türkiye’ye gelenler ve destek açıklamalarında bulunanlar oldu elbette. Gönül almaya yönelik birtakım ziyaretler yapıldı, açıklamalar yayınlandı.  Ancak dostlar alış-verişte görsün kabilinden bu faaliyetlerin, zevahiri kurtarmanın haricinde kimseye bir faydası dokunmadı.

Darbenin püskürtülmesinden sonra, darbenin içinde yer alan askerlerin ve darbenin sivil ayağını oluşturan kişilerin bazıları Batı ülkelerine kaçtı. Buralarda rahat bir ortam buldular, yeni makam-mevkiler edindiler ve Türkiye aleyhtarı faaliyetlerine hız verdiler. Türkiye, müttefikliğinin bir gereği olarak FETÖ lideri Gülen’in iadesi için ABD’ye dört dosya iletti, geçici tutuklama talep etti. Lâkin ABD, hukuki süreçlerden geçilmesi zorunluluğunu ve bunların yavaşlığını gerekçe göstererek, son derece gönülsüz bir biçimde hareket etti ve taleplere ilişkin hiçbir işlem yapmadı.

Halk bunlara bakarak darbe ile Batı arasında çeşitli bağlantılar kurdu. Kimileri darbenin bizatihi Batı (ABD) tarafından planlandığını savundu. Kimileri direkt olarak projelendirmesini yapmamış olsa bile Batı’nın darbeden haberdar olduğunu ve menfaatine uyduğu için buna ses çıkarmadığını öne sürdü. Kimileri darbe ile mücadelede Batı’nın Türkiye’nin yalnız bıraktığına dikkat çekti. Böylece şu veya bu şekilde Batı’nın FETÖ darbesinin arkasında olduğuna dair toplumun ağırlıklı kesimlerinin paylaştığı bir görüş oluştu. Halkın nazarında Batı, darbe ile Türkiye’yi daima kendi kontrolünde tutmayı ve Türkiye’nin gelişimini sekteye uğratmayı amaçlıyordu.

“Bölücü Batı”

Batı karşıtlığını güçlendiren ikinci neden, PKK ile irtibatlı. Geçmişten bugüne Türkiye, PKK’nin AB ve ABD’nin “terör örgütleri” listesi içinde yer aldığını, dolayısıyla PKK ve onunla bağlantılı bütün yapıların çalışmalarının yasaklanması gerektiğini belirtir. Fakat bilhassa Avrupa’da PKK taraftarları birçok etkinlikte bulunur. Avrupa’nın belli merkezlerinde yürüyüşler, dayanışma gösterileri, toplantılar düzenlenir; bağış ve yardımlar toplanır; doğrudan PKK propagandası yapan medya organları Avrupa ülkelerinden lisans alarak yayın yapar.

Türkiye her vesileyle bu şikâyetlerini gündeme getirir. Batı’dan ise — genellikle — Batı’nın hukuki mevzuatının ve özgürlük standartlarının bunlara elverdiği biçiminde bir cevap gelir. Türkiye’de devlet bu durumu “ikiyüzlülük” olarak nitelendirir. Halkın büyük bir bölümü de, PKK’yi Türkiye’ye karşı kullandığı için Batı’nın böyle davrandığını düşünür.

Fakat son zamanlarda, sürekli tekrarlanan bu tartışmanın dozunun arttığını ve karşılıklı bir restleşmeye dönüştüğünü söylemek mümkün. Bunun da kaynağı PYD/YPG’dir. Türkiye, PKK ile PYD’nin aynı örgüt olduğunu ve birbirlerinden herhangi bir farklarının bulunmadığını savunuyor. Farklı isimler kullanmalarının kimseyi yanıltmaması gerektiğini belirtiyor. Buna karşılık Batı, PYD ile PKK’yi ayrı raflara koyuyor; PKK’yi “terörist örgüt” olarak tanımlarken, aynı sıfatı PYD için kullanmıyor. PYD lideri Salih Müslim Avrupa başkentlerinde ağırlanıyor, Avrupa Parlamentosu’nda toplantılara katılıyor.

ABD’nin PYD’yi silahlandırması da bütün bunların üzerine tüy dikiyor ve bu durum direkt PKK’nin silahlandırılması olarak kabul ediliyor. Türkiye’ye göre ilişki trafiği çok net: Türkiye’nin müttefiki ABD, Türkiye’nin düşmanı olan PKK’ye silah veriyor ve PKK de bu silahla gelip Türkiye’yi vuruyor. Türkiye, müttefiklik hukukuna sığdırılması mümkün olmayan bu ilişkinin bir an önce sona erdirilmesi istiyor.

ABD ise, bu açıklama modelinin resmin tamamını yansıtmadığını belirtiyor ve birtakım karşı argümanlar ileri sürüyor. Mesela PKK ile PYD’nin ayrı örgütler olduğunu söylüyor; PYD’ye değil SGD’ye silah verdiğini iddia ediyor; PKK’nin kendileri için terör örgütü vasfının değişmediğini ifade ediyor. Ancak bunlar ne yöneticileri ne de halkı ikna ediyor. Tersine, halk, Türkiye’ye karşı yapılan saldırıların arkasında — örgütlerden ziyade — başta ABD olmak üzere Batı’nın olduğunu düşünüyor. Nitekim son yapılan kamuoyu araştırmalarındaki veriler de bunu teyit ediyor.

Kötülük timsali Batı

Batı’ya karşı öfkeyi katmenlendiren üçüncü bir konu ise, Türkiye’nin Suriye’de IŞİD’e karşı yürüttüğü savaşta yalnız bırakılması. Batı’da uzunca bir müddet Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiği iddiasıyla bir kampanya yürütüldü. Kampanyanın çeşitli katmanları vardı: Bazılarına göre Türkiye IŞİD’e silah gönderiyordu. Bazıları Türkiye’nin IŞİD’in sattığı petrolün müşterisi olduğu iddiasındaydı. Bazıları Türkiye’yi IŞİD’e göz yummakla itham ediyordu. Bazıları da yabancı savaşçıların Suriye’ye geçişini kolaylaştırmak için Türkiye’nin sınırlarını açtığı tezini ileri sürüyordu. Bütün bu kampanyanın gayesi açıktı: Türkiye’yi radikal dinci terörist gruplara destek veren bir ülke olarak göstermek ve iktidarı itibarsız kılmak.

Batı kamuoyunda bu kampanya son derece etkili oldu. Lakin Türkiye, IŞİD’e karşı Suriye’de ciddi bir operasyona girince hava değişti. Tersine. Türkiye’yi IŞİD’le yeterince mücadele etmediği için eleştiren Batı, IŞİD’e karşı yapılan en etkili operasyonlarından birinde Türkiye’nin yanında yer almadı. IŞİD karşıtı koalisyon güçleri, Ankara’nın talebi olmasına rağmen,  Türkiye’nin IŞİD’e düzenlediği hava operasyonlarına iştirak etmedi. Rusya, Türkiye ile işbirliği içinde IŞİD’i bombalarken Batılı güçler “olumsuz hava koşullarını” ileri sürüp Türkiye’ye destek vermekten kaçındı.

Bütün bunlar Türkiye’deki Batı algısını büsbütün kötüleştirdi. Artık halkın büyük bir bölümü için Batı, darbecilerle kol kola girip onları kollayan, Türkiye’yi bölmek isteyenlerle iş tutan ve en azılı düşmanı karşısında bile Türkiye’yi yalnız bırakan şeytan olarak anılıyor. Batı yekpare bir yapı olarak değerlendiriliyor ve her türlü kötülük ondan biliniyor. İki türlü sonuç yaratıyor bu da: Bir taraftan, haklı ve anlamlı olsa bile, Batı’dan gelen hiçbir eleştiri kaale alınmıyor. Diğer taraftan, Batı dışı ittifak arayışlarının destekçilerinin sayısı artıyor.

Batı’nın bir bütün olarak kötülük timsaline dönüştürülmesinin Türkiye’ye bir yararı yok, ama bu ruh hali kısa vadede değişeceğe de benzemiyor.

Serbestiyet, 13.01.2017

Ayrıca bakınız...

Serdar at HF

OHAL KHK’ları ve Siyasî Sağduyu

OHAL KHK’larının Yargısal Denetimi ve Hukuk Alanında Siyasî Sağduyuyla Hareket Etme Zorunluluğu 15 Temmuz darbe ...