.: Berk Ünlü

11 Eylül’den Mutlu Olmayanlardanım

20. senesinde unutulmayacak bir üzüntü kaynağı

İnsanlar için çeşitli sembol şehirler vardır. Bir şekilde insanın içine işlemişlerdir ve insanı bir bakıma tanımlarlar da. Mutluluk kaynakları, duydukları estetik hazları veya cisimleşmiş düşünceleri olabilirler. Uzaktan da olsa New York şehrine baktığımda böyle hissediyorum ve özellikle görselliği üzerinden onu bir bakıma yaşamımın bir parçası haline getirmekten keyif duyuyorum.

Çocukluğumdan beri benim için çok önemli noktalarda bulunan filmlerin bazılarında New York bir role sahipti ve beni ciddi ölçüde etkiledi. Onun içinde gördüğüm dünyalar ve “daha çoklarının” anlattıkları ve gösterdikleri, kendini dünyaya ciddi oranda kapatmış bir ülkede büyürken benim için açık bir ilham kaynağıydı ve aslında hâlâ öyle. Bir yandan da, açık toplum ve kapalı toplum arasındaki farklar konusunda daha yeterli derecede bilgiye sahip değilken kendi kendime sorardım. Neden New York şehrinde yaşamasak bile New York şehrindeki yaşayış hakkında pek çok bilgimiz var ama Moskova bu örneğin yanına bile yaklaşamıyor? Artık açık toplum ve düşmanlarının ne demek olduklarını biliyorum. Aslında yaklaşık 20 senedir diyelim.

Bu girişten sonra, 11 Eylül 2001 sabahı -bizde öğleden sonra ve televizyonu açtığımda saat 16.00’ya yaklaşıyor veya 16.00 idi- yaşanılan trajedinin üzerimdeki etkisini belki biraz da olsa tahmin edebilirsiniz. Benim gibi favori “mimari yapı” olarak gökdelen seven bir kişi için İkiz Kulelerin ne kadar önemli olabileceğini anlatmama gerek var mı? İnsani yaşamın coşkulu canlılığının merkezini güzelleştiren ve neredeyse anıtsal olarak tanımlayan yapılar olan İkiz Kuleler hâlâ favori yapılarım arasında, her ne kadar artık somut olarak var olmasa bile..

Bu arada, saldırılardan sonraki ilk zamanlar kulelerin yerine aynılarının tekrardan yapılmasının hayalini kurardım. Bu gerçekleşmedi ama, şu anda kulelerin olduğu yerden gökyüzüne yansıtılan ışık ile sembolize edilenler ve anlatılanları da güzel ve anlamlı buluyorum. Bunlarla birlikte, İkiz Kuleler benzeri gökdelenleri yapabilenlerin teknik ve yapımını finansal olarak mümkün kılanların ekonomik becerilerine hayranlık duyuyorum. İkiz Kulelerin tepesinden dünyaya bakmak, dünyanın tepesinden dünyayı izlemek gibi olabilirdi. Maalesef bunun gerçekleşmesi artık mümkün değil ama, saldırganlar zihnimin içinde bunu yaşamama bir terör saldırısı yapamıyorlar ve yapamayacaklar.

Yeni One World Trade Center’dan da hoşlandığımı söyleyebilirim. Özellikle New York caddelerinden çekilmiş pek çok fotoğrafının ve videolarının güzel olduğunu söyleyebilirim. Bana birbirinin içine geçmiş iki bina şeklinde görünmesi de anlamlı geliyor.

20. senesinde tekrar sormak: Saldırı nelere karşı idi?

Pek çok kişi kendine yontabilir bu soruyu diyebilirsiniz ama, bence saldırılar 20 sene önce düşündüğüm gibi öncelikle özgürlüğe idi – o zamanlar tabiî ciddi bir siyasal teori bilgisi olarak özgürlük altyapım yoktu ama nedense özgürlük kavramı benim için çok önemliydi-. Bununla beraber kapitalizme, ABD ulusuna ve elbette Kulelerde o gün bulunanlara idi. Kulelerde bulunanları son sıraya yazmam onları sona koyduğum anlamında değildir. Ki bu insanlara yapılan saldırı bu insanları sembolik anlamların ötesine taşıdı. Onlar elbette trajedinin merkezinde. ABD’de kahramanlar olarak da görülüyorlar. Bu düşüncenin haklı olduğu yerler var tabiî ki.

Çoğu fundamentalist-köktenci-kökenci siyasal düşüncenin çoğunlukla hedef noktasıdır özgürlük. Üstelik özgürlük kavramını aşındırma çabaları da yer yer başarı kazanmış ve bu kesimler, kendi siyasetlerinin şiddet içeren yanını uygulamayı bile serbesti olarak özgürlükten türetmişlerdir. Bu durumun “sadece bir siyasal merkezden” geldiğini de düşünmüyorum. Buna parçalı olarak pek çok illiberal ideolojinin siyasal olarak uygulanmasının yarattığı bir toplam gözüyle bakıyorum. Bir yandan da, özellikle Ortodoks sosyalist, nasyonal sosyalist ve kökten dinci siyasal sistemlere sahip “ülkelerin” bunu tekelden ve kendi merkezlerinden ürettiklerini biliyoruz.

Saldırıya sembolik manada maruz kalan diğer kavram kapitalizm idi. Kuleler ve New York şehri bir bakıma kapitalizmin simgeleridirler. Kapitalizm, Kuleler ve New York’tan çok daha büyük ve geniş manalar içeriyor elbet ancak onlar üzerinden kazandığı altyapıyı da görmezden gelemeyiz. Kulelere, serbest ticaretin veya serbest piyasa ekonomisinin sembolleridir diyemez miyiz?

New York’un tek başına bile gösterdiği ekonomik-finansal sonuçlar ve süreçler yeri gelir bazı ülkelerden bile büyük olur. Bundan nefret edenler neden ekonomik-finansal olarak New York’u adil bir rekabette geçip kendilerini ön sıraya oturtmaya çalışmazlar? Başarısızlıklarını ve eksikliklerini siyasal şiddet kullanarak ortadan kaldıracaklarını varsayanların karanlık dünyaları gerçekten olağanüstü düzeyde rahatsız edici. Bir de, saldırıyı İslamcı köktendincilerin yaptığı “biliniyor” ama ona düşünsel altyapı sağlayan Ortodoks sosyalizmin nefret odağında kapitalizmin olduğu liberalizme giriş seviyesinde okumalar yapanların bile bilebilecekleri bir olgu.

Üçüncü kesime bakalım. ABD’yi nefretlerinin merkezine oturtmuş ve ABD’yi – ABD devleti ve vatandaşlarını – sürekli olarak düşmanı olarak görenler var. Devlet zaten siyasal sistem temelinde şeytanlaştırılırken, ABD “kültürü” içinde yaşam tarzına sahip insanlar da kötüleniyorlar– evet bunlar aslında ABD’de de yaşamak zorunda değil-.

Birey olarak, en önemli ve kritik kesim olarak saldırı sırasında ve sonrasında kulelerde olanlar var. Yukarı da aslında kısaca bahsettim bu kesimden ama üzerine bir düşünce daha oluşturmam gerekiyor: Bu kişilerin saldırı ve yıkılışları sırasında Kulelerde yaşadıklarını hissetmeye çabalamaya kalktığımda yazmaya başlasaydım, dehşet içinde kendimi durduramayabilirdim. Ruhları huzur içinde olsun!

Maddeleri çoğaltabilirim. Ancak bir özet olarak en kritik noktalarda bulunanları yukarıda belirttim. Hatta şöyle de düşünülebilir mi: Belirttiklerime olan saldırılar siyasalın içerisinde fiziki olmasa da devam etmiyor mu? Açık bir şekilde bu konuda net olabilirim: Kesinlikle. Ciddi şekilde sonuçlar yaratan olguya devamlılığını kazandıranların küresel şiddet siyaseti – hatta ulusal boyutta – kendisini sürekli olarak gösteriyor. 11 Eylül kadar dramatik olmasa bile özgürlükçü hayatın maruz kaldığı muamele özgür olmak isteyen bir birey için ciddi seviyede kaygı verici. Bunun böyle olmadığı bir dünya, reel olarak ne kadar imkana sahip? Büyük oranda olumsuz düşünüyorum bu konuda. Uluslararası siyasetin reel politik yanının zaten doğası biraz böyle şekilleniyor ama işin kültürel yanının da izledikçe-okudukça-düşündükçe meselenin bu boyutunun ciddi problemleri süreklileştirdiğini fark edebiliyorum.

Devam etmeli

11 Eylül üzerine daha sonra da gitmek istiyorum. 11 Eylül’ün çok ciddi siyasal yansımaları ve üzerine gidildikçe aydınlanacak noktalar var. Dünyada bu konuda bugüne kadar yeterince düşünce söylenmedi mi diye düşünülebilir. Bu noktada söylenen pek çok değerli düşünce olduğunu söylemekle birlikte, konunun liberalizm noktalarının üzerine daha çok gidilmesini hak ettiğini belirtmeliyiz. Konu zaten bir siyasal dönemin belki de kapsayıcılığı içinde olduğundan yirmi sene içinde veya daha çoğunda çürüyecek değil. Yeni siyasal gelişmeler ve geçtiğimiz yirmi yılın siyasal tarih içinde okunması, görebildiğimiz boyutları daha da arttıracaktır.

Buradan devamla 11 Eylül ve yarattığı siyasal ortamın Türkiye’ye yansımalarının neler olduğuna da bakmak gerekiyor. Türkiye’nin hem siyasal yapı hem de bireysel bakımdan bu meseleye dair ortaya çıkardıkları var. Yer yer beni umutsuzluğa ve mutsuzluğa sürüklese de bu hakim düşünce ortamı, değiştirilebilir olma potansiyelini de içinde barındırıyor. Dediğim gibi, buradan devam etmeye çalışacağım.